Rin Tin Tin [Günay Tulun]


Rin Tin Tin’i tanımayan var mı? 
Varsa da çok az olduğunu sanıyorum.
Gölgesinden hızlı silah çeken 1946 doğumlu* Lucky Luke, yani Türkiye’deki adıyla Red Kit’in köpeğidir o… Bu sevimli yaratığı; zamansız kaprisleri, Red Kit'i zor duruma düşüren sevgi gösterileri, tembel oluşu ve yemek düşkünlüğüne rağmen bir türlü kilo alamayan hâliyle severiz.

İyi ama çizgi roman kahramanı bir köpeğin, ülkenin bunca sert gündemi arasında ne işi var derseniz, onun da gündemin bir parçası olduğunu söylemem gerekecek. Tabii ki ülkemizdeki saçma sapan, vurucu kırıcı, küfürbazların salya sümük savaştığı iğrenç gündemin değil, sanat gündeminin…

RİCAM O Kİ
"Pasaportsuz Müzik Dergisi"nde müzikten başka konulara yer vermiyoruz ama bu kez, Rin Tin Tin gibi bir güzelliğin hatırına o prensibi unutmuşuz rolünü oynadık. Lütfen siz de bize katılın ve bu güzel yaratığın öyküsünü farklı bir gözle okuyun.


Yazıyı okumaya başlayanlardansa özel  bir ricam var. Uzunluğuna lütfen tahammül edin. Kullandığım fotoğraf ve resimlerin çokluğu yazımı olduğundan da uzun gösterecek. Biliyorum ama en basit işte dahi düstur edindiğim şu kuralın kurbanıyım: "Bir işi tam olarak yapma niyetin yoksa o işe hiç başlama, başladıysan da tam ve doğru yap!". O nedenle bu uzunluk affola!

OSCAR 
Geçtiğimiz günlerde; Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin başarı ödülleri törenle dağıtıldı. Kısaca “Akademi Ödülleri” daha da kısası “Oscar” olarak ünlenmiş bu olay, ilk kez 1929 yılında dünya gündemine oturdu ve oturur oturmaz da kızılca kıyamet koptu… Kopan gürültünün nedeniyse bizim sevimli yaratık Rin Tin Tin ama olayı anlatmadan önce Rin Tin Tin’i biraz tanıyalım.

RİN TİN TİN 
Günümüzde çok sayıda evcil hayvana isim sahipliğini yapan bu çizgi roman kahramanı, aslında gerçek bir köpektir. Cins itibariyle bir Alman çoban köpeğidir. Fransa’da doğmuştur. İlk “Dünya Savaşı”nda Avrupa’da savaşan ve takma adı "Rinty" olan Lee Duncan adlı bir Amerikan askeri tarafından bulunmuştur. Rinty, bir gün, savaş için eğitilen birkaç yavru köpeğe rastlar, içlerinden ikisini sahiplenir. Pek sevimlidirler. Dönüş vakti geldiğinde onları ülkesine götürmek üzere yanına alır. Yavrulardan biri yolculuğa dayanamaz, ölür. Sağ kalan, kendi lakabı Rinty'den esinlenerek isimlendirdiği Rin Tin Tin’dir. 
RİN TİN TİN EĞİTİMDE
Duncan’la Rin arasında öylesine bir bağ oluşur ki eski asker, köpeği eğitmekte köpek de bu eğitimi büyük bir sevgiyle kabullenmektedir. Bu iş  dört yılı bulur. Sonunda bir gün, Duncan köpeğinin marifetlerini göstermek için gösteriye çıkar. İşte o gün, Rin Tin Tin ve Lee Duncan’ın önünde yeni bir kapı açılır. Hem de kırmızı halılı bir kapı… 

RİN TİN TİN ŞÖHRET YOLUNDA 
Rin’in marifetlerini sergilediği o gün, izleyicilerden biri gösteriyi kayda almaktadır. Bu eylem Duncan’ın hem gözünü açar hem de ona parlak bir fikir verir. Köpeğini bir filmde oynatacaktır. Artık tüm amacı budur ve bunun için de oturup bir film senaryosu yazar. Senaryodaki başrolü kimin alacağı da ilk cümle yazılmadan bellirlenmiştir. Rin Tin Tin!.. 

SERİ BAŞLIYOR 
Yapımcılar konuya olumlu yaklaşırlar ve Rin Tin Tin art arda film çevirmeye başlar. Akıllı köpek hiç güçlük çıkarmamakta, rollerini başarıyla tamamlamaktadır. Böylece, bazı kayıtlara göre 26 bazılarına göreyse 27 filmde başrole çıkar. Filmler geniş kitlelerin beğenisini kazanır ve film sayısı arttıkça Rin’in hayranları da Robert Thomas Malthus'un "Nüfus Kuramı"ndaki gibi geometrik olarak artar. 

Bir zamanlar, 8 mm'lik sinema makinemle birçok filmini sessiz olarak izlediğim bu büyük yıldızın, film setlerindeki dinlenme anları için arkalığında adı yazılı özel koltuğu bile vardı. 

İLK AKADEMİ ÖDÜLLERİ TÖRENİ 
O çalışmaydı, bu roldü, öteki filmdi derken 1929 yılına gelinir. O yıl ABD film endüstrisi, başarılı sinema yönetici ve emekçilerinin saptanarak en iyi eserle birlikte ödüllendirilmesine karar verir. Ödül dağıtım töreni, "5,- ABD $"ı karşılığında satılacak biletler karşılığında verilecek bir yemek sırasında yapılacaktır. Ödül dağıtım kararı, sektörün daha fazla tanınması, daha fazla gişe yapması için de iyi olacaktır ama törene radyoların davet edilmesi akıl edilememiştir. 

Bu ilk “Akademi Ödülleri” için 1927 ve 1928 yıllarında piyasaya sürülen filmler değerlendirmeye alınır. Ödüllendirilecek kişilerle eserleri tespit edecek jüri “Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi” tarafından seçilir. 

Jüri çalışmalara başlar. Aktörler yani erkek oyuncular arasında bizim Rin Tin Tin’de vardır. Üyeler aralarında tartışırlar. “Bir köpeği adaylığa kabul eder ve ödüllendirirsek dünyaya rezil oluruz!” düşüncesiyle Rin değerlendirilmeye alınmaz. En başarılı aktör ödülü, şu an hiçbir kopyasının bulunamadığı bir film olan Victor Fleming’in yönettiği 1927 yapımı “The Way of All Flesh” ile bir Josef von Sternberg yapımı olan 1928 yapımı “The Last Command” filmlerindeki başarıları nedeniyle Emil Jannings'e verilir. 

KIZILCA KIYAMET KOPUYOR
İşte o zaman kızılca kıyamet kopar. Ödülün Rin Tin Tin’in hakkı olduğunu söyleyenler olaylar çıkarır. Bu olaylar öyle hemen de durulmaz. Amerikan toplumunu beğenir ya da beğenmezsiniz ama onlar için asla "sessiz koyunlar" diyemezsiniz. Yani diktatör, sultan, kral, şeyh, emir gibi tek adamların koyduğu kurallara boyun eğip susmazlar. Yanlış da olsa "doğruluğuna inandıkları" konularda seslerini yükseltirler. 


İşte bu insanlar "Akademi" üyelerini, gördükleri her yerde, çeşitli metot ve eylemlerle bıkıp usanmadan protesto ederek yaptıkları haksızlığı yüzlerine vururlar. 

ÖDÜLÜ ESİRGEDİLER AMMAVELAKİN 
Ödülü Rin Tin Tin’den esirgerler ama halkın sevgisinin önüne geçemezler. Bu olaydan üç yıl sonra, kimine göre 15 kimine göreyse 16 yaşındayken, dönemin en büyük aktrislerinden biri olan Jean Harlow’un kucağında ölür. Aslında sözlüklere göre leşi demem gerek ama bu sözcüğü yazmaya elimin varmadığı cesedi, Rinty'nin kendisini bulduğu topraklara yani Fransa’ya gönderilir. Birçok insana nasip olmamış ve olmayacak gerçek bir sevgi seli eşliğinde, yeni yuvasına yerleştirilir.  

Büyük bir yetenek olan gerçek Rin Tin Tin'i, yine kendi soyundan gelen ve Rin Tin Tin adı verilen diğer aktör köpeklerden ayırmak gerek. 

İşte, Rin Tin Tin’in hayat öyküsünden birkaç damla... 



Günay Tulun  

BİLGİ NOTLARI
*
1946 doğumlu:
Lucky Luke yani Red Kit'in okur önüne çıktığı tarihtir 
Resim: Çizgi roman kahramanı Rin Tin Tin 
İlk fotoğraf: Gerçek Rin Tin Tin film setin-deki bir dinlenme anında özel koltuğunda 
2. ve 3. fotoğraflar: Farklı"Rin Tin Tin"lerin rol aldığı filmlerden iki kare 
4 ve 5. fotoğraflar: Farklı"Rin Tin Tin"lerin rol aldığı filmlerden iki afiş 
6. ve 7. fotoğraflar: Oscar verilen Emil Jannings'in o filmlerine ait afişler 
Son fotoğraf: Dönemin büyük yıldızı Jean Harlow 

Atatürk İstanbul ve Bir Şarkı [Günay Tulun]

Bilinen tarih boyunca günümüz İstanbul'unun bulunduğu topraklar üzerinde çok sayıda köy, kasaba ve kent kurulmuş. Zamanla hepsi yıkılmış, üzerlerine yenileri kurulmuş, onlar da yıkılmış... Konumu nedeniyle tarihin bilinmeyen dönemlerinde de aynı döngünün yaşanmış olması muhtemel. Hatta böyle bir iddia olsa "Gerçektir!" der, hemen inanırım. 

Bu döngü, I. Constantin olarak bildiğimiz Roma İmparatoru Büyük Constantin yani "Gaivs Flavivs Valerivs Avrelivs Constantinvs"un İmparatorluk Roma'sındaki gibi yedi tepe üzerinde inşa ettirdiği Nova Roma'ya dek sürüp gitmiş. 

Öncesini tam olarak bilemesek de Nova Roma'dan sonra, İstanbul'un tüm gelişimini biliyoruz. Kent aynı kalmış ama bir zaman sonra adı Constantinvs'un şehri anlamına gelen Constantinopolis'e evrilmiş. Osmanlı da aynı ismi kendi diline çevirerek Konstantiniyye olarak kullanmış. Bunu çok sayıda isim izlemiş. Onları ve İstanbul'un kuruluş öykülerini 34 bölümlük "Romalı İstanbul'un Noktürnü"nde bulabileceğiniz için tekrara düşmemek amacıyla yinelemiyorum. 

İSTANBUL ÜSTÜNE SAÇMALIKLAR
Sizleri bilmem ama İstanbul'a hâlâ Constantinople, Constantinopolis, Kostantiniyye, Kostantinapolis denmesi tüylerimi diken diken ediyor. Buna genelde sosyal medya denen olguda rastlıyorum. Üçüncü harf olan "n"yi devreden çıkartarak telaffuz ettikleri Kostantiniyye'yi daha çok dincilerle Osmanlıcılar, diğerleriniyse çok bilgili görünmeye çalışan zübüktrük aydıncıvıklarla yurt dışında eğitim almış özentili tipler kullanıyor. Bu arada 1989 ila 1993 yılları arasında bu kez iki yanlış harfle adlandırılmış bir gazete bile yayınlandı: "
Kostantıniyye Haberleri"... 

Constantinopolis ve Konstantiniyye saçmalıklarını, birkaç kez yazdım. Yapanlara özel mesajlar da attım. Yanlış yaptıklarını anlattım. Uyardığım birçok kişiyle tabiri caizse "papaz" bile olduk. Savunmaları, kelimesi kelimesine olmasa da "Bu yüzyılda böyle kafa!" türünden karşı tarafı susturucu ataklardı. Oysa akıl erdiremedikleri, parçalanıp bölünmek için hedefe alınmış ülkelerin tüm değerlerinin tahrip edildiğiydi. Önce dil bozulur, eğitim deforme edilir, kentlerin adı başka ulusların taktığı isimlerle anılır, sanayi ve tarım bozularak tamamen dışa bağımlı hâle getirilir, gidişatın iyi olmadığını belirterek uyaranlar “Komplo Teorisyeni” iftiralarıyla itibarsızlaştırılır, ülkenin kurucu kadroları aşağılanır, parası değersizleştirilip halkın ekonomisi bozulur, bunlara bağlı olarak ahlak çöker, herkes karşısındakini suçlar hâle gelirken o ülkenin dirliği düzeni yok olur, kaos her yere hâkim olur. Gerisi kolaydır. Bir mucize olmazsa o ülke artık 12’den vurulmuştur.  

Yıllar önce bir başka konuyu araştırırken, Atatürk'ün de İstanbul denmesini savunduğunu, hatta bu konuda dünyada ilk kez uygulanan çok ilginç bir metoda imza attığını okumuştum. Konunun içine bir de şarkı girmişti. Şarkının adını bulmak bizim kuşak için zor değildi. Bir dönem çok sevdiğimiz bir şarkıydı bu... 

Tam burada, "Ülkelerinin Habeşistan olan adını değiştirmek isteyen Etiyopyalıların, Atatürk'ün yöntemlerinden etkilendiğini ve çok uzun yıllar sonra aynı uygulamayı yaptıklarını" da yazmam gerek!  

ATATÜRK ve İSTANBUL 
Son İstanbul'un, Roma İmparatoru Constantinvs tarafından kurulduğunun kabul gördüğünü yazmıştım. İşte bu son İstanbul, yabancıların Osmanlı dönemindeki alışkanlıklarını sürdürmesi nedeniyle hâlâ onun adıyla anılmaktaydı. Türkler "İstanbul" diyor, Batılılarsa inatla "Constantinopolis"... Türkiye Cumhuriyeti'nin onuru açısından bu inadın kırılması şarttı ama provokatif eylemi sürdürmeye kararlı olan karşı taraf yılmıyordu.  

Gerçek Türklerin ve kendisini Türk olarak hisseden herkesin atası olan atam Atatürk, konuyu gündeme getirerek devlet erkânına uygulanması gereken bir yol önerdi. Buna göre İstanbul adresine gönderilip de üzerinde başka isimler yazılmış olan her türlü mektup, telgraf ve belge kabul edilmeyecek, kaynağına iade edilecekti. Öyle de yapıldı. Telefonların bağlanıp bağlanmadığı hakkında bilgi bulamadım ama İstanbul'a gönderilip de üzerinde farklı isimler yazılmış olan mektup, tegraf ve belgeler geri çevrildi. 

Batılılar altında kalırlar mı? Kalmazlar tabii!..
Tepki üzerine tepki, itiraz üzerine itiraz, kapris üstüne kapris...
Ne yapsalar ne etseler boş! Türkler kararlı... 
Uygulama hafifletilip gevşetilmedi bile... 
O zamanlar Türkiye'nin başında; sağa sola saçma sapan efelendikten sonra kuyruğunu kıstırıp susan, komik blöfler yapan, sözünden fırfır dönen, içerde söylediğini dışarıda yalanlayan tuhaf tuhaf acayip tipler değil, ülkesini saydıran saygın bir yönetim vardı. 

20 Mayıs 1932 ila 8 Nisan 1933 tarihleri arasında ABD'nin Türkiye büyükelçiliğini yapan kişi; Türkiye Cumhuriyeti'ni ve İstanbul'u anlatırken "Costantinople değil İstanbul'dur." der ve özetle şöyle devam eder: Bu eski şehir için Costantinople demeye o kadar alışmışız ki, İstanbul demekte güçlük çekiyoruz. Buna rağmen Ocak 1929'dan bu yana kentin adı İstanbul'dur. Çünkü, 3 Ocak 1929'da Türkiye'nin "Posta Telgraf Telefon" Genel Müdürü, merkezi İsviçre Bern'de bulunan "Uluslararası Posta Telgraf Telefon Teşkilatı"na mektup göndererek; bundan böyle "Constantinople" değil, "İstanbul" adının kullanılması gerektiğini resmen bildirmiştir. Costantinople adıyla gönderilecek mektupların Türk posta yöneticileri tarafından geri gönderilme ihtimali kuvvetlidir. 

Bunları söyleyen kişi Türkiye ve Atatürk'le ilgili olarak 1933 yılında "Mosaics in Italy, Palestine, Syria, Turkey and Greece"; 1934'te "A Year's Embassy to Mustafa Kemal", aynı yıl "Trois Hommes: Kamal, Roosevelt, Mussolini" ve yine 1934'te "Mustafa Kemal; I'homme, I'oeuvre, le pays"  adlı kitapları yazan "Diplomat General Charles Hitchcock Sherrill"dir. 

Yukarılarda bir yerde "Etiyopyalıların, ülkelerinin Habeşistan olan adını değiştirirken Atatürk'ün yöntemlerinden etkilendiğini" yazmıştım. Bilenlere soruyorum, izlenen yol aynı değil mi? 

"Konunun içine bir de şarkı girmişti." demiştim ya, az sonra anlatacağım bu müzik olayını doğrulatamamış, o nedenle de bugüne dek yayınlamamıştım. Çünkü böyle bir olayın belgesinin olmaması bence mümkün değil. Son günlerde biraz da yanlış bilgilerle çerçevelenerek kullanılmaya başlandığı için kısaca da olsa söz etmek şart oldu. Tekrarlıyorum, doğrulanmamış bir bilgidir ve elinde belge olan biri varsa tarih adına bunu ortaya çıkarması gerektiğini duyurmak amacıyla konu etmekteyim. 


VATANINA ÂŞIK BİR CUMHURBAŞKANI 
Atatürk, günümüzde sıkça tanık olduğumuz; kamu kaynaklarını cebine indiren, dilediğine peşkeş çeken, ülke topraklarını hiç kimseye sormadan başka ülkelere armağan eden yönetici tiplemesine benzemezdi. Öz maaşı dâhil her şeyini vatan ve milleti için harcardı. Örneğin, halkına armağan ettiği "Atatürk Orman Çiftliği" gibi... Günümüzdekilerse yalnız kamunun değil, onun kamuya bıraktığı terekesini de sağa sola peşkeş çekmekteler. Kamununsa gıkı çıkmıyor. Böyle kamuya tabii ki böyle baş olacak! 

Doğrulatamadığım "müzik" konusuna gelince... 
Rivayete göre atam Atatürk,; İstanbul'un uluslararası kabul görmesi için yeterli kalitede bir beste yapılmasını ve zirvedeki bir pop grubunun seçilerek, o eserin dünyaya duyurulmasını istemiş. Bunun için gerekli tüm masrafları, bugünküler gibi; örtülü, örtüsüz, kayıtlı, kayıtsız ödeneklerden değil öz maaşından ödemiş. Bu şarkının adıysa "Constantinople değil İstanbul" yani "İstanbul Not Constantinople" imiş. Aman aman, "rivayete göre" dediğimi sakın unutmayın. Rivayet! 

Atatürk'ün, vatanı için her şeyi yapabileceği gerçeğinden yola çıkarak "Olabilir, çünkü çağının önünde giden akil insanlardan biri belki de birincisidir." şeklinde düşündüğümü itiraf etmem gerek ama bu söylenti maddi hatalarla dolu. Zamandan, orkestranın adından, o zamanlar pop grubu tabirinin kullanılmamasından, iki farklı şarkının birbiriyle karıştırılmasından tutun da bu konuda alınan kararların; başlangıç, gelişme ve sonuç aşamalarında gönderilen eylem raporlarının; hatta ödeme makbuzları gibi  belgelerin olmaması açıklanabilir bir durum değil. 

Bu belgesiz öykü kimin kaleminden çıktıysa şu sözleri tarih sayfalarına yazdıran atasına haksızlık ettiğini de bilmelidir:  
- Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.
- Tarih hayal mahsulü olamaz. Biz daima hakikati arayan ve buldukça, bulduğumuza inandıkça ifadeye cüret gösteren insanlarız.
- Tarih, gerçekleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. 


ISTANBUL NOT CONSTANTİNOPLE 
Istanbul Not Constantinople, "Paul Whiteman and His Orchestra" tarafından 1928'de plağa alınan "Constantinople" adlı şarkıya cevaben yapılmış bir eserdir. İstanbul'un Constantinopolis olmadığını dünyaya öğreten şarkıdır. Sözleri; "Red Sails in the Sunset, My Prayer, Harbour Lights" gibi ölümsüz eserlere imza atan Kuzey İrlandalı şarkı sözü yazarı James (Jimmy) Kennedy'e, bestesiyse ABD'li ünlü kompozitör Nat Simon'a aittir. 
James (Jimmy) Kennedy
Yapım yılının 1928, 1930 ve hatta 1953 olduğunu iddia eden kaynaklar var. Bence en mantıklısı 1928, ikinci şıksa 1930'dur. Bir şarkıya verilecek cevabın, piyasaya çıkışından sonra en hızlı şekilde gönderilmesi gerekir. İşin raconu budur. 17 Mayıs 1928'de piyasaya sürüldüğüne göre, cevabının da 1928'in kalan ayları, hatta en geç iki ya da üç ay sonra verilmiş olması gerekir. Hadi o olmadı diyelim, bence yine de geç ama son seçenek 1930'dur. 

1953 iddiasına gelince... Modası geçmiş, dillerden düşmüş bir şarkıya cevap yazsan ne olur, yazmasan ne! Üstelik, 1953 yılında, "C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E." şarkısını ve o şarkının bir zamanki popülaritesini hatırlayanların kalıp kalmadığı, kalsa bile verilecek cevabın bunca yıldan sonra cazip gelip gelmeyeceği meçhuldür. "The Four Lads"in, "Istanbul Not Constantinople"yi plağa aldığı yıl 1953'tür. Şarkının bu tarihten itibaren listelerde yükselerek tüm dünyada zirve yapması, iddia sahiplerini yanıltmış olabilir. 

Sözünü ettiğim Kanadalı "The Four Lads" önemli bir gruptur. 1953, 55 ve 56 yıllarında milyonlarca satan plakları nedeniyle beş altın plak almıştır. İlk altın plaklarını kazandıkları eser, "Istanbul Not Constantinople" olmuştur.  

Şarkıyı, çocukluğumdan bu yana, "The Four Lads", Bing Crosby-Ella Fitzgerald İkilisi, Caterina Valente, Dario Moreno, Renato Carosone, Sevinç Tevs ve They Might Be Giants" dâhil çok sayıda sanatçı, vokal grubu ve orkestradan dinledim. Ellili yıllarda ve altmışların başında o kadar çok çalınırdı ki sözlerini farkına varmadan ezberlemiştim. Bunlar benim hatırladıklarım. Bir de araştırarak adlarını bulduklarım var: 
Ac Rock "Akapella olarak, İstanbul adıyla", Belmont Playboys "Enstrumantal ve İstanbul adıyla", Bette Midler, Bruno and The Gladiators, Cacka Israelsson ile Systrarna Rosenblom "İsveççe sözlerle", Edmundo Ros, Frankie Vaughan, Harvard Din and Tonics, Jacques Hélian et Son Orchestre "Fransızca sözlerle ve Istamboul adıyla", Joe Fingers Carr and His Ragtime Band "Lou Busch", Lee Press-on and the Nails, Oscar Aleman "Estambul adıyla enstrumantal olarak", Ota Čermák, PJ Harvey "Let England Shake adlı şarkının içine katarak", Santo and Johnny, Ska Cubano, Terrance Zdunich, The Duke's Men of Yale...

Istanbul Not Constantinople'yi 1953 ve 2004 yıllarındaki iki farklı görünümleriyle "The Four Lads 1953" ve "The Four Lads 2004" ile Bing Crosby-Ella Fitzgerald İkilisi, Caterina ValenteDario MorenoRenato Carosone, Sevinç Tevs ve They Might Be Giants'dan dinlemek isterseniz, bu paragraftaki grup ve solistlerin adlarını tıklamanız yeter. Paul Whiteman'ın "C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E."si için de ismini tıklamalısınız.  

Şarkının orijinal sözleri yazının bitiminden sonra, aşağıda... Orijinal sözlerin Türkçeye çevrilmiş şekli "The Four Lads 2004" adlı videoda alt yazı hâlinde... 

Sosyal ağlarda dolaşıp duran ve "a'dan z'ye" aynı kaynaktan yayıldığı belli olan yazılarda, Paul Whiteman'ın esprilerle süslenmiş "C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E." adlı şarkısı tümüyle yanlış ifadelerle "Istanbul Not Constantinople"yle özdeşleştirilmiştir. Yiğidin hakkı yiğide, Jimmy-Not-Lads üçlüsünün hakkı da Jimmy, Nat ve Lads'a...    

Bazı belgesel ve televizyon dizilerinde de dinlediğimiz "Constantinople Değil İstanbul"la ilgili yazacaklarım şimdilik bu kadar. İleride aynı konuya döner miyim bilemiyorum. Olayların gelişimine bağlı...

Bunca cümleden sonra zengin kalkışı yapacağım. Kusura bakmayın.
Yeniden görüşebilmek umuduyla... 






Günay Tulun 
İlk yayın yeri: Sessizliğin Sesi Gazetesi 

İlk Yayın tarihi: 10 Kasım 2008
Makalenin ilk yayındaki adı: Atam Atatürk ve Şarkılı Bir Masal 

BİLGİ NOTU: Yazının orijinalinde video linkleri yoktur. Yayının
28 Kasım 
2018 günü tekrarlanması münasebetiyle eklenmiştir.
* * * 
ISTANBUL (NOT CONSTANTİNOPLE) 
Istanbul was Constantinople / Now it's Istanbul not Constantinople / Been a long time gone / Old Constantinople's still has Turkish delight / On a moonlight night. Every gal in Constantinople / Is a Miss-stanbul, not Constantinople / So if you've date in Constantinople / She'll be waiting in Istanbul. Even old New York was once New Amsterdam / Why they changed it, I can't say / (People just liked it better that way). Take me back to Constantinople / No, you can't go back to Constantinople / Now it's Istanbul, not Constantinople / Why did Constantinople get the works? / That's nobody's business but the Turks'. Istanbul!! / Istanbul! Even old New York was once New Amsterdam / Why they changed it, I can't say / (People just liked it better that way). Take me back to Constantinople / No, you can't go back to Constantinople / Now it's Istanbul, not Constantinople / Why did Constantinople get the works? / That's nobody's business but the Turks'. Istanbul! 


C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E. 
C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E. / Constantinople. / Brrrrrrrrow, / Mr No-one No-one was the teacher in a school giving a lesson one afternoon. / Little Tommy Tomkins was the dunce and what a fool, / Didn't know which was the sun or moon. / Brrrrrrow, / Teacher said to Tommy Tomkins well, / See if you can sing this while you spell, / Constantinople. C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E. / Constantinople. / It's as easy to say as saying your A – B – C. / C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E. / Show your flock now try your luck and sing it loud with me, / Constantinople. / C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.P.L.E. / C.O.N.com.S.T.A.N.T.I.N.tense.O.P.L.E. / Ah hah hah hah, Harry, what is this city your talking about, / What is this city I'm talking about? / Yes? / Constantinople. / Ah how do you spell it? / How do I spell Constantinople? / Yes. / Huh, I guess I'm talking about Rome./ Ah what a lad your spelling's bad, I'll give you your alphabetty. A – B – C – D – E – F – G. / H – I – J – K – L – M – N. / O – P – Q – R – S – T – U. / V – W – X – Y – Zee, / Etcetera. / It should not be so hard to spell correctly, / Since I made you learn your alphabetty. / Constantinople. / Constantinople. / Constantinople, / C.O.N.S.T.A.N.T.i.N.O.pop.L.E... 



RESİM ve FOTOĞRAFLAR (Yukarıdan itibaren)1- Antik İstanbul'daki ünlü "Hipodrom"un temsili resmi 2- Kostantıniyye gazetesinin ilk sayısı 3- Büyük Constantinvs'un büstü 4- Atamız Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk 5- Istanbul Not Constantinople'nin ünlü söz yazarı James "Jimmy" Kennedy 6- Yahudi asıllı büyük Türk sanatçısı Dario Moreno 7- Istanbul Not Constantinople'yi plak yapıp eserle birlikte zirveye tırmanan beş altın plaklı Kanadalı grup "The Four Lads" 

İçimdeki Fırtına [İdil Tulun-Günay Tulun]

"Gün ağarırken, tek başıma oturmuşsam;
Henüz daha gözlerimi, bir an bile yummamışsam;
Sen yoksan yine, bense yorgun ve yalnızsam;
Hele bir de bir de canım, hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan buram buram:
İste o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Hoyrat bir rüzgâr eserken,
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya…” 


Aman Allah!
Nasıl sözler bunlar?


Daha okurken; insanın gözleri bulut, kalbi fırtınalara merkez oluyor. Bugün aramızda olmayan iki insanın, birbirine karşı duyduğu o çok büyük aşkın, aşksız gönüllere armağanıdır bu sözler: Melih Kibar’la Çiğdem Talu aşkının…

Yıl 1975…
TRT’de “Eurovision Şarkı Yarışması”nın Türkiye Elemeleri yapılmaktadır. Daha 20'li yaşların başında olan Melih Kibar, “Çoban Yıldızı” adlı enstrümental parçayla yarışmaktadır. Şarkı büyük beğeni toplar ama birinciliği bir başka eser kazanır.


30’lu yaşlardaki Çiğdem Talu’da aynı yarışmaya katılmıştır. Onun eseriniyse Çoban Yıldızı’nın hemen ardından, “Yeliz” yorumlar: Hayalimdeki Adam…

İlginç değil mi? 
Biri “Çoban Yıldızı”nı, diğeriyse hayalindeki adamı aramaktadır sanki. 
Kozmik tesadüf dedikleri böyle bir şey herhâlde…

Aradan bir süre geçer. Yıl yine aynı.
Çoban Yıldızı’nın 45 devirli plağı çıkıp piyasaya sürülür. Plağın “B” yüzünde “Ferahnak” adlı bir Melih Kibar bestesi daha vardır. Çiğdem Talu plağı alır. Ferahnak’ı çok beğenir. Dinler de dinler.
Hem de ne dinleme, günlerce…

Çok etkilenmiştir.
Melih Kibar’a ulaşmaya çalışır.
Aynı yarışmaya katılmalarına karşın hâlâ tanışmamışlardır. Onları tanıştırmak Timur Selçuk’a nasip olur. Amaç, müzikte işbirliği yaparak güzel eserlere imza atmaktır. Öyle de olur.

Olur da yanına büyük bir öyküyü de alır.
Anlaşıp, çalışmaya başlarlar.
Melih besteler, Çiğdem o beste üzerine sözler yazar. İlk plakları, "İşte Öyle Bir Şey ve Sevdan Olmasa" 

adlı 45’liktir. 
Eserleri okuyansa Erol Evgin… 

“İşte Öyle Bir Şey” müzik listelerinde 1 numara olur. 

Talu-Kibar işbirliği sonucu 100’den fazlası hit olmak üzere tam 270 eser üretilir. Bunlar, onların “Türk müzik Dünyası’na verdikleri armağanlardır.
Onların armağanınıysa hayatın ta kendisi hazırlar. 

Birbirlerine karşı duydukları saygı ve hayranlık yavaş yavaş yön değiştirmekte, onları el ele tutuşturup farklı bir yola itelemektedir. 
Bunun adı aşktır.
Aşktır ama birbirlerine açılmamışlardır.
Her şeyi kendi iç dünyalarında saklı tutarlar.

Derken bir gün, Melih Kibar; üniversite yüksek lisans derecesi için Londra'ya gider. Uçak zorlu bir iniş yapar. Londra’da kıyametleri koparan müthiş bir fırtına vardır.

Gerisini Melih Kibar anlatıyor.
Birlikte dinleyelim:
- İnanılmayacak, tarifi mümkün olmayan bir fırtına vardı. Otel odasından çıktım, fırtınanın etkisinden uzaklaşmak için biraz etrafa bakayım dedim. Karanlık bir koridorda bir şeye çarptım. Bir de baktım ki piyano… Hemen odama dönüp ses kayıt cihazımı aldım. Piyanonun başına oturdum.

Beste yapmaktadır. Geceyi piyano başında geçirir.
Tamamlayınca Çiğdem’e postalar.
Çiğdem Hanım mektubu alır almaz güfteyi hazırlar, bitirir ve Londra’ya gönderir.

Devamını yine Melih Kibar’dan dinleyelim:
- Pembe kâğıda yazılmış mektubu okudum. İkinci sayfasında yazdığı sözler vardı. Başlığı gördüm ve sözleri gördüğümde birdenbire sendeledim. Yanımdaki duvara tutundum. 
“İçimdeki Fırtına”ydı adı ve Çiğdem, o günkü Londra fırtınasından habersizdi. Bu bir tesadüf değildi. Melih Kibar ve Çiğdem Talu birlikteliği bir tesadüf değildi. Fırtına da bir tesadüf değil. Bu müthiş bir şeydi. Çok özel bir şeydi. Onu telefonla aradığımda, bu şarkıyı nasıl yaptığımı anlattığımda ağladı.

Öykünün başlangıcında ilk bölümü yer alan o sözlerin devamı şöyleydi:

“Son ışıkları sönüyorsa sokakların,
Yeni bir gün giriyorsa, penceremden yavaş yavaş.
Sen yoksan yine, bense suskun ve bitkinsem.
Hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam
Ve yılların hesabını saşırmışsam.”


“İşte o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Kül rengi bir akşam vakti,
Kaybolan renkler misali
Kaybolur gider gözümde dünya...”

“İşte o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Bir koca çınar dalından
Savrulan yaprak misali 

Savrulur gider güzelim dünya…”

Çiğdem’le Melih’in içindeki fırtınaydı Londra’da esen!
Yine etkileyici yine duygu yüklü…

Hadi indirin o şarkıyı raflardan, koyun plağı pikaba... Çalın!
Çiğdem’le Melih’in anısına…
Saygı, rahmet ve özlemle... 





   İdil Tulun    Günay Tulun 



Dijital Yayın Kurulunun Notu
Bu yazının da dâhil olduğu "Bir Şarkı ve Öyküsü" serisi,YAZARLAR ve OZANLAR GRUBU yazarlarından Sayın İdil Tulun' un radyo için hazırladığı 
"Şarkılar ve Öyküleri" ile "Bir Şarkı Bir Öykü" adlı programlar için yapılmıştır. 

Sevdim Bir Genç Kadını [Günay Tulun]

Duyar duymaz sevilen şarkılar vardır. 
Tılsımlı gibidirler, sarıverirler insanı… 
Şu an söz ettiğim de öyle bir şarkı… 
Bizler, onu, “Sevdim bir genç kadını” sözcükleriyle başlayan ilk dizesiyle tanırız: "Özleyiş"tir o...

Tango ritmindedir. 

İçinde, buram buram sevgi kokan büyük bir hayranlığı barındırır.
Muhteşem bir eserdir. 


Güftesinin, Bedri Noyan’a ait olduğu söylenirse de bazı ipuçları, onun ortak bir çalışmanın ürünü olduğunu fısıldar. 
Sözlerin içinde barınan duyguların, Necip Celal Andel’in kalbinden kopup dudaklarına döküldüğü o kadar bellidir ki... Bedri Noyan, o duyguları bir araya getirmiştir. gelin, o sözleri hep birlikte ve dikkatle dinleyelim; okuyorum: 

Sevdim bir genç kadını, ansam onun adını.
Her şey beni ona bağlar, kalbim durmadan ağlar.
Aşkım hiç sönmeyecek, gitti o dönmeyecek.
Uzun yıllar geçse bile yaşarım hayaliyle.
” 


BİLMEYEN İÇİN ŞİFRELERLE DOLU BİR ŞARKI
Şarkı, daha ilk dörtlükte şifrelerini açar.
Gidip de dönmeyecek olan kim?
Kimdir o, adı anıldıkça Necip Celal'in kalbini ağlatan genç kadın?
Kimdir hayaliyle yaşanacak kadar bağlanılan?
Kimdir o, sönmez bir ateşle âşık olunan? 


Bugün, o güzel kadını hatırlayan çok az kişi kalmıştır.
Güzeller güzeli Evelyn Holt’tur o…

 * * *

KAHRAMANLARIMIZ HAKKINDA ON BİR PARAGRAFLIK GERÇEK BİLGİ
Yazımın konusu olan kahramanlarımız hakkında özet de olsa yeterli bilgiyi vermezsem saygısızlık etmiş olurum. Belki bu yazıyı okuduğunuz dönemde onlar hakkında bilgi bulmanız mümkün olabilmiştir ama bu yazımı yazdığım şu dakikalarda özellikle Evelyn Hanım hakkında bilgi bulmak imkânsızdı. Onca kitaptan sonra interneti bile karış karış arşınladım. Ancak iki yerde bilgi vardı, onlar da eski bir yazıdan alınmış kısacık bilgi kırıntılarıydı ve ikisi de birbirinin kopyasıydı. Üstelik adı da soyadı da yanlış yazılmıştı. Fotoğrafı da yoktu. 


Doğru bilgiyi arayanlar için özel bir notum olacak. Kahramanlarımızla ilgili olarak bu denli geniş ve doğru özeti çok zor bulacağınızı söylemek zorundayım. Bu tür bilgilerden sıkılan ve işin yalnızca öykü kısmını sevenler için de bir önerim var. On bir paragraflık bu bölümün tamamını atlayıp öyküye dönsünler. 


Evelyn Holt, 1908 ila 2001 yılları arasında yaşamış ünlü bir Alman film yıldızıdır. Film yıldızı olduğu kadar da iyi bir şarkıcı... 1926 ila 1932 yılları arasında çok sayıda filmde oynamış; 1933'ten itibaren, Naziler tarafından, yarım kan Yahudi olduğu iddiasıyla sanatını icra etmesi yasaklanmıştır. 1938 yılında İsviçre'ye, aradan iki yıl geçtikten sonra önce İngiltere'ye, ardından da Amerika'ya geçerek Nazi zulmünden kurtulmuştur. 

Bir dönem, bestecimizin yolu da Almanya'ya düşmüştür. Gözlerinde ciddi bir hastalık vardır ve çalışmalarını inanılmaz ölçüde etkilemektedir. Tedavi için Almanya’ya gitmiş bu arada da Profesör Habermann’la tanışarak öğrencisi olmuştur. Necip Bey, Profesör Habermann'ın etkisiyle önceleri hafif müzik diyebileceğimiz tarzda besteler yapar. 1928 yılında da bilinen ilk sözlü Türk tangosu olan Mazi’yi besteler. 


Necip Celal Andel öyle bir solukta geçilecek isimlerden değil. Eserleri Avrupa ve her iki Amerika kıtası dâhil dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli orkestralarca yorumlanmış, plak yapılmış, radyolarda çalınmıştır. Bunlar içinde Viyana'nın ünlü orkestra ve solistlerinin de olduğunu söylersem ne denli değerli bir müzik adamı olduğunu da anlatmış olurum. 


NCA 2Atatürk’ün de beğenerek dinlediği bu değerli insanın soyadını, Yahya Kemal Beyatlı’nın verdiği söylenir. 1908-1957 yılları arasında yaşamıştır. Röportajlarında; kendisine müziği sevdiren asıl kişinin öğretmeni Tahir Sevenay olduğunu anlatmıştır. En verimli çağında kaybettiğimiz bu büyük sanatçı, "Mazi" tangosuyla "bilinen ilk sözlü Türk tangosunun bestecisi" olarak müzik tarihimize geçmiştir. Dikkatinizi çekmiştir, ilk demedim ilk sözlü dedim. Çünkü ondan önce bazı enstrümantal tangolar var. Bunların başına, 1916 (1917 ?) yılında Mehmet Ali Feridun tarafından bestelendiği hâlde Uruguaylı dostu Gerardo  Matos Rodríguez tarafından intihal edilen "La Cumparsita"yı yazmak gerek. Aslında bu yapılana intihal demek çok kibar kaçıyor, açıkça konuşmak gerekirse bu emanete hıyanetle birleşmiş adi bir hırsızlıktır. Bilinen ilk tangocularımız arasında, "Tango Türk" adlı eseriyle  "Bahar Geldi Gül Açıldı, Hatırla Sevgili O Mesut Geceyi gibi Türk Sanat Müziği ve "Ayşe, Çaresaz, Efenin Aşkı, Gülfatma, Kerem ile Aslı" gibi operetlerin bestecisi ünlü kompozitör Muhlis Sabahaddin Ezgi bile var. 

Andel, eserleri Seyyan Oskay, Münir Nurettin Selçuk, Şecaattin Tanyerli, Ayten Alpman "Gencer", dâhil çok sayıda sanatçı tarafından söylenen; Fehmi Ege ve Necdet Koyutürk gibi tango orkestralarının repertuarlarından düşmeyen bir büyük bestecidir. "Klasik Batı Müziği" türünde de keman, obua, viyolonsel için konçertolar ve çeşitli liedler  bestelemiştir. Çok sayıda müzik aletini üst seviyede çalabilen yetenekli bir müzisyendir. "İstanbul Radyosu"nda birkaç arkadaşıyla birlikte "15 Günde Bir" adıyla başarılı bir program da yapmıştır. 


İlk besteleri "Sarı Yapıncak"la fokstrot ritmindeki "Daktilo"dur. "Mazi" ve bu iki eserin sözleri Necdet Rüştü Efe Tara'ya aittir. Millî Türk Talebe Birliği'ne ithaf ettiği "Gençlik" adlı bir marşı vardır. Atatürk'ün ricası üzerine yaptığı "Yalova" şarkısıyla 1948'de Fenerbahçe için yazıp bestelediği "Fenerbahçe Marşı" unutulmuş gibi görünse de tangoları hiç gündemden düşmemiştir. Yayınlanmış dokuz tangosu vardır. Bunlar "Ayrılık, Bir An İçin, Geçmiş Zaman Olur ki, Günler, Kimse Sevgimi Bilmez, Mazi, Özleyiş, Suna, Yıllar"dır. "Benim Şarkım ve Damla Damla" adlı iki tangosunun daha olduğu söylenir. Kayıtlarda ismine ulaşamadığım bir Fransız müzisyenin tangosuna "Gel" başlığıyla Türkçe sözler yazmıştır. Bu şarkı daha çok "Gel Seni Özledim" adıyla bilinir. Yahya Kemal Beyatlı'nın "Akşam Musikisi" adlı şiirini koro için dört sesli olarak bestelemiştir. İstanbul radyosunda çalınan ilk dört sesli tango "Benim Şarkım"dır. Tabii ki bunlar yalnızca benim tespitlerim. Bir köşeye gizlenmiş ya da birilerine emanet edilmiş başka eserleri de olabilir. 


Özleyiş'e ayrı bir sayfa açmak şart. Ayten Alpman'ın İngilizce söylediği "ToMorrow", Fazıl Sarper’in Fransızca sözleriyle "Amertume (Keder)", Fritz Schwanberg’in Almanca sözleriyle "Sehnsucht (Özlem)", J. G. Blanco Villalta'nın İspanyolca sözleriyle “Te Esperaba (Umutsuz)” bizim "Özleyiş"ten başkası değildir.  ToMorrow 78 devirli taş plaktır ve adı aynen yazdığım gibi basılmıştır. Bu yazılışta yanlışlık da olabilir, espri de... Birkaç anlamı olan "To"yu genelde "için, göre, karşı" anlamlarıyla kullanırız. "Morrow" ve "tomorrow" da yarın anlamında... Sonuçta şarkı adının anlamı da da birkaç  tane oluyor. "Yarın", "Yarın İçin", "Yarına Göre" veya "Yarına Karşı"... 


Yukarıda adlarını verdiğim eserlerden "Bir An İçin" adlı tangosunu dünyaca ünlü orkestra şefi Mantovani'ye, "Günler” tangosunu yine dünyaca ünlü maestro Xavier Cugat'a, "Kimse Sevgimi Bilmez"i Alman maestro Bardabas von Geczy'ye, "Yıllar" tangosunu ise Fazıl Sarper'in Fransızca sözleriyle hayranı olduğu bir dönemin dev sanatçısı Tino Rossi’ye ithaf etmiştir. 


Rahmetli annem Zatiye Tulun, Necip Celal Andel’in bir zamanlar Kuzguncuk sahilindeki 5 kapı nolu apart yalı "Şen Apartman"ın karşısındaki bir evde oturduğunu, sık sık piyanoyla tangolar çaldığını, sabahlara dek uyumadığını, çevrede ondan söz edenlerin “gözleri görmüyor” dediklerini anlatmıştı.
Ve dönüyoruz öykümüze...                                                         

* * * 
ÖYKÜMÜZE DÖNDÜK: KADER HER ZAMANKİ GİBİ AĞ ÖRMEKLE MEŞGUL
Holt, Necip Celal'in "Mazi" adlı tangosunu duyduktan sonra onun sanatına hayran olur. O tangoyu nasıl duyduğunu bilemiyoruz ama bu işte, Profesör Habermann ya da onun bir yakınının belki de bir öğrencisinin rolü olabilir.  Evelyn Holt'un Türkiye'ye gelme nedeni de aslında bu hayranlığa bağlı olarak Necip Celal'le tanışma arzusuymuş. 

Öyle ya da böyle, Evelyn Holt Türkiye'ye gelir ve Kadıköy’de, bugün, "Rexx Sineması"na dönüşen ünlü "Hale Tiyatrosu"nda sahne alır. Konserlerinde Necip Celal'in ünlü "Mazi" tangosunu da söyler. Necip Bey'in kendisine ulaşması da bu sayede olur. 


NİHAYET TANIŞIYORLAR
Necip Bey başlangıçta, yabancı bir şarkıcının Türkiye'ye gelip de konserlerinde onun eserini okuma olayını şaka sanıp geçiştirir. Aynı olayı Cumhuriyet gazetesinde okuduktan sonradır ki, Bayan Holt'u arar. Randevulaşırlar. Onu kaldığı otelde ziyaret eder. Tanışırlar. Bayan Holt kendisini son konserine davet eder. 


Neyse sözü fazla uzatıp da kimseyi sıkmayayım. Evelyn Holt, son konserinde de çeşitli dillerde şarkı söyledikten sonra, aniden, Necip Celal’in ünlü ”Mazi” tangosunu söylemeye başlar. O kadar içten o kadar güzel söylemiştir ki, izleyiciler büyülenmişçesine dinlerler. Bir, iki derken defalarca tekrarlatırlar. Her tekrardan sonra salonda müthiş bir alkış kopar. Tekrarlar sürerken Evelyn, izleyiciler arasında oturan Necip Celal’i takdim eder. Bu defaki alkışlar, "Hale Sineması"nı yıkacak gibidir. 


Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer,
Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer.
Ne yazık ki deniz engin, şu ufuklar ölgün,
Bin elemle doğuyor her yeni gün.
” 


SONRAKİ GECE
Konserin ertesi gecesi, “Suadiye Gazinosu”nda, oldukça kalabalık bir davetli grubunun huzurunda Evelyn Hanım için bir veda yemeği verilir.Sabah erkenden ülkesine dönecektir. 


O gece, sabaha kadar Necip Celal'le dans ederler.
Bir ara Necip Bey'den keman çalmasını ister.
Kendisi için... 


İşte birkaç şifre daha çözüldü.

Ses vermesi istenen keman, engin deniz, ölgün ufuk ve elemlerle doğan yeni gün! 

Gecenin şahitleri çoktur ama aralarından ikisi, çok iyi bildiğimiz isimler: Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi Feriha Tevfik'le gazetelerin ünlü Hollywood muhabiri Turan Aziz... 


Yarın olsun, yarın olsun diye renkler soluyor,
Neye baksam ne işitsem bana bin dert oluyor.
Bu karanlık günün elbet gelecektir sonu,
Kalbim özlüyor onu.
” 


NCA 3AYRILIK BELKİ ÖLÜMDEN BETER
Herkes vedalaşır, ayrılır. 

Necip Bey yürüyerek döner eve... 

Yol boyunca romantik duygular içindedir. Evelyn'in sıcaklığı ve sözleri aklından çıkmamaktadır. Dönüş yolunda, ilk nota ve ilk sözler kalbini yakan bir kor gibi dökülür dudaklarından. Neden sonra, yepyeni bir şeyler mırıldandığını fark eder. Yepyeni bir şeyler... 


Günün ilk şıklarıyla birlikte, Evelyn Hanım'a ithaf edilen tango doğmuştur. 


Üzerinde Necip Celal’in
kalbinden kopup, şiirleşen sözler vardır. Öyle sözler ki ancak âşık olanların, aşka düşenlerin anlayacağı türden. Aşkın o can yakan, yürekleri burkan acısını tadanların duyabileceği türden... O sözlerin son dörtlüğünü okurken, büyük bir özleme de tanıklık edersiniz. İnsanın içini yakıp kavuran, kavuşmanın imkânsız olduğunu anlatan bir özleme… 


Kavuşmak?
Nasıl olsun ki?
Onun adı “Özleyiş”, Evelyn'se ömür boyu özlenecek kadındır.
Tıpkı bir hayal gibi...  



ÖZEL BİLGİ NOTLARI:
1- Şecaattin Tanyerli ve "Sevdim Bir Genç Kadını"            

2- Tiyatrodan sinemaya dönüşen "Hale Sineması"nın adsal 
evrimi: Febüs, Apollon (Rumlara göre Teatron Halkidonas
yani Türkçesiyle Kadıköy Tiyatrosu), Hale, Reks ve Rexx. 

 Günay Tulun 

Lady D'arbanville [Günay Tulun]

45'lik bir plak, 1970 yılı Nisan ayı içinde, müzik dünyasına muhteşem bir giriş yapar. Island Records markasıyla basılan bu plağı, seslendiren Cat Stevens, eserin adıysa Lady D'arbanville'dir. 

Plak çıkar çıkmaz, tüm dünya listelerinde hızla yükselmeye başlar.  

Dinleyen hemen herkesin içini burkan, onu hüzne boğan bu şarkı; Cat Stevens'in büyük aşkı Patti D'arbanville için yazılmıştır. "Folk rock" tarzında söylenmesi de şarkının içindeki hüznü şaşılacak derecede yoğunlaştırır. Bazıları bu ritmi neşeli bulur ama şarkının çılgınca bir aşkı anlatan sözleri buğulandırır gözlerini… Kimisi de anlamını bilsin bilmesin sözlerden değil, müzikle inanılmayacak kadar bütünleşmiş Cat Stevens'ın sesinden etkilenir. 

D'arbanville'den bir süre önce, yine Cat'in; Wild World adlı şarkısına konu olan bu Patti kimdir? Aktrislik yaparken, "Pop Art"ın ünlü temsilcisi Andy Warhol tarafından keşfedilmiş, bir dönem modelliğe yönelmiş, sonra yeniden aktrisliğe dönerek, bugüne dek otuz üç sinema filminde oynamış biridir. Kader ona, birkaç kez evleneceği bir yol çizmiş. 

Çok güzel, güzelliğinin derecesi kadar da hercai gönüllü bir kızdır. Hem Cat’i hem de Amerikalı aktör Don Johnson’u aynı anda sevmiş, birinden kopup ötekine koşmayı başaramamıştır.

Arada kilometrelerce yol, kıtalararası seyahat riski olmasına rağmen; aynı dönemde, hem Cat'le hem de Amerikalı aktör Don Johnson'la birlikte olmuş.
Cat ise aşkı uğruna çektiği büyük acılar sonucunda vereme yakalanmış.
Yine de bu güzel kızı kalbinden söküp atamamış. 

Aşk mengenesi ve hastalık ateşinin kalbini sıktığı gecelerden birinde, Patti’ye karşı duyduğu aşktan kurtulmayı denemiş. Mısralar arasında eyleme dönüşmemiş bir cinayet işleyerek, Patti'yi öldürmüş. Bununla da kalmayarak, işlediği cinayeti; "My Lady D'arbanville" sözleriyle başlayan 45 devirli bir plakla tüm dünyaya ilan etmiş.

Öyküyü aşağıdaki ifadelerle Türkçeleştirebiliriz ama bu çeviride, gerçek Türk şiirinin kalitesini beklemeyin. Anlamı yansıtsa da orijinaliyle aynı duyguları veremiyor.
Öykü şu sözlerle başlıyor:

Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim! 

Ve birbirini andıran cümle ve tekrarlarla sürüp gidiyor: 

s_56299darb (1)Kadınım D'arbanville, 
Neden böyle üzersin beni? 
Atışları duyulmuyor kalbinin 
Nefes almıyorsun, sanki... 

Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim!

Kadınım D'arbanville,
Öyle soğuk görünüyorsun ki bu gece 

Kışı hatırlatıyor dudakların.
Bembeyaz tenin!.. 
Cat ve Patti
Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim! 


Kadınım D'arbanville 
Neden böyle üzersin beni? 
Duyulmuyor atışları kalbinin 
Nefes almıyorsun, sanki...

Kadınım, sevdim seni...
Her an sen'le olacağım,
Mezarında bile…  

Solmayacak hiç, bu gül!..
Hiç ölmeyecek bu gül!.. 

Cat; İsveçli bir anneyle, Kıbrıs Rum'u olan bir babanın üçüncü çocuğudur. Doğum adı, Steven Demetre Georgiou'dur. Küçük yaşta ana-baba boşanmasının acısını çeken o bahtsız çocuklardan biridir.

1966 yılında, benim de çok beğendiğim "Mathew and Son" adlı şarkısını yaptığı sıralarda Cat Stevens adını alır. 1976 yılındageçirdiği bir kazada boğulmak üzereyken, Allah'a; "Tanrım, beni kurtarırsan senin için çalışacağım." sözleriyle yalvarır. Kazadan inanılmaz bir şekilde kurtulur. Yine de üzerinde derin etkiler kalmıştır. Ruhsal dünyasında birtakım değişimler hisseder. Tam o dönemde kardeşi David'in, "Belki ferahlamasına yardımcı olur." niyetiyle armağan ettiği Kur'an-ı Kerim; önünde yepyeni ama çok farklı bir ufuk açar. 
Müslümanlığı seçer ve Yusuf İslam adını alır. 

İşte, 
Cat Stevens’in Yusuf İslam’a dönüşmesi ve Lady D'arbanville’in insanı sarmalayan öyküsü böyle... 


Nefis bir şarkı, duygu dolu bir insan, güzel bir kız ve onların yaşamlarından irili ufaklı kesitler! Yenilerini anlatırken, birlikte olmak dileğiyle…




Günay Tulun




Bu yazının da dâhil olduğu "Bir Şarkı ve Öyküsü" serisi,
YAZARLAR ve OZANLAR GRUBU yazarlarından
Sayın İdil Tulun
' un radyo için hazırladığı "Şarkılar ve Öyküleri" ile 

"Bir Şarkı Bir Öykü" adlı programlar için yapılmıştır.
* * * * *


ŞARKININ AKORLARI 
Em(XII) FOUR TIMES
                       RIFF 1
My Lady D'Arbanville
                           RIFF 2                         RIFF 1
Why do you sleep so still?        I'll wake you tomorrow
                    Bm                      Em
And you will be my fill, yes you will be my fill

                  Em   D
My Lady D'Arbanville
                         D  Em                                 Em  D
Why does it grieve me so        But your heart seems so silent
                       Bm                         Em
Why do you breathe so low, why do you breathe so low

                  Em   D
My Lady D'Arbanville
                           D   Em                          Em  D
Why do you sleep so still          I'll wake you tomorrow
                    Bm                       RIFF 3 FOUR TIMES
And you will be my fill, yes you will be my fill

RIFF 2
                       RIFF 1   (continue as verse 1)
My Lady D'Arbanville
You look so cold tonight, your lips feel like winter
Your skin has turned to white, your skin has turned to white

REPEAT FIRST VERSE (chords like verse 2)

La la la la la la (chords like verse 3)
La la la la la la, la la la la la la
La la la la la la, la la la la la la

My Lady D'Arbanville (chords like verse 2)
Why do you grieve me so, but your heart seems so silent
Why do you breathe so low, why do you breathe so low

I loved you my lady (chords like verse 2)
Though in your grave you lie, I'll always be with you
This rose will never die, this rose will never die

REPEAT LAST VERSE (chords like verse 3)

RIFF 1:            RIFF 2:            RIFF 3:
E ---------------  -----------------  -------------------------|
B -12-12-10-8-10-  --10-10-12-10-8--  -------------------------|
G ---------------  -----------------  ---------0---------------|
D -12-12-10-9-10-  --10-10-12-10-9--  -----0h2---2-0-------0-2-|
A ---------------  -----------------  -0h2-----------2-0h2---2-|
E ---------------  -----------------  -------------------------|

Yusuf İslam [Cat Stevens]-Lady Darbanville