İçimdeki Fırtına [İdil Tulun-Günay Tulun]

"Gün ağarırken, tek başıma oturmuşsam;
Henüz daha gözlerimi, bir an bile yummamışsam;
Sen yoksan yine, bense yorgun ve yalnızsam;
Hele bir de bir de canım, hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan buram buram:
İste o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Hoyrat bir rüzgâr eserken,
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya…” 


Aman Allah!
Nasıl sözler bunlar?


Daha okurken; insanın gözleri bulut, kalbi fırtınalara merkez oluyor. Bugün aramızda olmayan iki insanın, birbirine karşı duyduğu o çok büyük aşkın, aşksız gönüllere armağanıdır bu sözler: Melih Kibar’la Çiğdem Talu aşkının…

Yıl 1975…
TRT’de “Eurovision Şarkı Yarışması”nın Türkiye Elemeleri yapılmaktadır. Daha 20'li yaşların başında olan Melih Kibar, “Çoban Yıldızı” adlı enstrümental parçayla yarışmaktadır. Şarkı büyük beğeni toplar ama birinciliği bir başka eser kazanır.


30’lu yaşlardaki Çiğdem Talu’da aynı yarışmaya katılmıştır. Onun eseriniyse Çoban Yıldızı’nın hemen ardından, “Yeliz” yorumlar: Hayalimdeki Adam…

İlginç değil mi? 
Biri “Çoban Yıldızı”nı, diğeriyse hayalindeki adamı aramaktadır sanki. 
Kozmik tesadüf dedikleri böyle bir şey herhâlde…

Aradan bir süre geçer. Yıl yine aynı.
Çoban Yıldızı’nın 45 devirli plağı çıkıp piyasaya sürülür. Plağın “B” yüzünde “Ferahnak” adlı bir Melih Kibar bestesi daha vardır. Çiğdem Talu plağı alır. Ferahnak’ı çok beğenir. Dinler de dinler.
Hem de ne dinleme, günlerce…

Çok etkilenmiştir.
Melih Kibar’a ulaşmaya çalışır.
Aynı yarışmaya katılmalarına karşın hâlâ tanışmamışlardır. Onları tanıştırmak Timur Selçuk’a nasip olur. Amaç, müzikte işbirliği yaparak güzel eserlere imza atmaktır. Öyle de olur.

Olur da yanına büyük bir öyküyü de alır.
Anlaşıp, çalışmaya başlarlar.
Melih besteler, Çiğdem o beste üzerine sözler yazar. İlk plakları, "İşte Öyle Bir Şey ve Sevdan Olmasa" 

adlı 45’liktir. 
Eserleri okuyansa Erol Evgin… 

“İşte Öyle Bir Şey” müzik listelerinde 1 numara olur. 

Talu-Kibar işbirliği sonucu 100’den fazlası hit olmak üzere tam 270 eser üretilir. Bunlar, onların “Türk müzik Dünyası’na verdikleri armağanlardır.
Onların armağanınıysa hayatın ta kendisi hazırlar. 

Birbirlerine karşı duydukları saygı ve hayranlık yavaş yavaş yön değiştirmekte, onları el ele tutuşturup farklı bir yola itelemektedir. 
Bunun adı aşktır.
Aşktır ama birbirlerine açılmamışlardır.
Her şeyi kendi iç dünyalarında saklı tutarlar.

Derken bir gün, Melih Kibar; üniversite yüksek lisans derecesi için Londra'ya gider. Uçak zorlu bir iniş yapar. Londra’da kıyametleri koparan müthiş bir fırtına vardır.

Gerisini Melih Kibar anlatıyor.
Birlikte dinleyelim:
- İnanılmayacak, tarifi mümkün olmayan bir fırtına vardı. Otel odasından çıktım, fırtınanın etkisinden uzaklaşmak için biraz etrafa bakayım dedim. Karanlık bir koridorda bir şeye çarptım. Bir de baktım ki piyano… Hemen odama dönüp ses kayıt cihazımı aldım. Piyanonun başına oturdum.

Beste yapmaktadır. Geceyi piyano başında geçirir.
Tamamlayınca Çiğdem’e postalar.
Çiğdem Hanım mektubu alır almaz güfteyi hazırlar, bitirir ve Londra’ya gönderir.

Devamını yine Melih Kibar’dan dinleyelim:
- Pembe kâğıda yazılmış mektubu okudum. İkinci sayfasında yazdığı sözler vardı. Başlığı gördüm ve sözleri gördüğümde birdenbire sendeledim. Yanımdaki duvara tutundum. 
“İçimdeki Fırtına”ydı adı ve Çiğdem, o günkü Londra fırtınasından habersizdi. Bu bir tesadüf değildi. Melih Kibar ve Çiğdem Talu birlikteliği bir tesadüf değildi. Fırtına da bir tesadüf değil. Bu müthiş bir şeydi. Çok özel bir şeydi. Onu telefonla aradığımda, bu şarkıyı nasıl yaptığımı anlattığımda ağladı.

Öykünün başlangıcında ilk bölümü yer alan o sözlerin devamı şöyleydi:

“Son ışıkları sönüyorsa sokakların,
Yeni bir gün giriyorsa, penceremden yavaş yavaş.
Sen yoksan yine, bense suskun ve bitkinsem.
Hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam
Ve yılların hesabını saşırmışsam.”


“İşte o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Kül rengi bir akşam vakti,
Kaybolan renkler misali
Kaybolur gider gözümde dünya...”

“İşte o an bir fırtına kopar.
Sanki o an yer yerinden oynar.
Bir koca çınar dalından
Savrulan yaprak misali 

Savrulur gider güzelim dünya…”

Çiğdem’le Melih’in içindeki fırtınaydı Londra’da esen!
Yine etkileyici yine duygu yüklü…

Hadi indirin o şarkıyı raflardan, koyun plağı pikaba... Çalın!
Çiğdem’le Melih’in anısına…
Saygı, rahmet ve özlemle... 





   İdil Tulun    Günay Tulun 



Dijital Yayın Kurulunun Notu
Bu yazının da dâhil olduğu "Bir Şarkı ve Öyküsü" serisi,YAZARLAR ve OZANLAR GRUBU yazarlarından Sayın İdil Tulun' un radyo için hazırladığı 
"Şarkılar ve Öyküleri" ile "Bir Şarkı Bir Öykü" adlı programlar için yapılmıştır. 

Sevdim Bir Genç Kadını [Günay Tulun]

Duyar duymaz sevilen şarkılar vardır. 
Tılsımlı gibidirler, sarıverirler insanı… 
Şu an söz ettiğim de öyle bir şarkı… 
Bizler, onu, “Sevdim bir genç kadını” sözcükleriyle başlayan ilk dizesiyle tanırız: "Özleyiş"tir o...

Tango ritmindedir. 

İçinde, buram buram sevgi kokan büyük bir hayranlığı barındırır.
Muhteşem bir eserdir. 


Güftesinin, Bedri Noyan’a ait olduğu söylenirse de bazı ipuçları, onun ortak bir çalışmanın ürünü olduğunu fısıldar. 
Sözlerin içinde barınan duyguların, Necip Celal Andel’in kalbinden kopup dudaklarına döküldüğü o kadar bellidir ki... Bedri Noyan, o duyguları bir araya getirmiştir. gelin, o sözleri hep birlikte ve dikkatle dinleyelim; okuyorum: 

Sevdim bir genç kadını, ansam onun adını.
Her şey beni ona bağlar, kalbim durmadan ağlar.
Aşkım hiç sönmeyecek, gitti o dönmeyecek.
Uzun yıllar geçse bile yaşarım hayaliyle.
” 


BİLMEYEN İÇİN ŞİFRELERLE DOLU BİR ŞARKI
Şarkı, daha ilk dörtlükte şifrelerini açar.
Gidip de dönmeyecek olan kim?
Kimdir o, adı anıldıkça Necip Celal'in kalbini ağlatan genç kadın?
Kimdir hayaliyle yaşanacak kadar bağlanılan?
Kimdir o, sönmez bir ateşle âşık olunan? 


Bugün, o güzel kadını hatırlayan çok az kişi kalmıştır.
Güzeller güzeli Evelyn Holt’tur o…

 * * *

KAHRAMANLARIMIZ HAKKINDA ON BİR PARAGRAFLIK GERÇEK BİLGİ
Yazımın konusu olan kahramanlarımız hakkında özet de olsa yeterli bilgiyi vermezsem saygısızlık etmiş olurum. Belki bu yazıyı okuduğunuz dönemde onlar hakkında bilgi bulmanız mümkün olabilmiştir ama bu yazımı yazdığım şu dakikalarda özellikle Evelyn Hanım hakkında bilgi bulmak imkânsızdı. Onca kitaptan sonra interneti bile karış karış arşınladım. Ancak iki yerde bilgi vardı, onlar da eski bir yazıdan alınmış kısacık bilgi kırıntılarıydı ve ikisi de birbirinin kopyasıydı. Üstelik adı da soyadı da yanlış yazılmıştı. Fotoğrafı da yoktu. 


Doğru bilgiyi arayanlar için özel bir notum olacak. Kahramanlarımızla ilgili olarak bu denli geniş ve doğru özeti çok zor bulacağınızı söylemek zorundayım. Bu tür bilgilerden sıkılan ve işin yalnızca öykü kısmını sevenler için de bir önerim var. On bir paragraflık bu bölümün tamamını atlayıp öyküye dönsünler. 


Evelyn Holt, 1908 ila 2001 yılları arasında yaşamış ünlü bir Alman film yıldızıdır. Film yıldızı olduğu kadar da iyi bir şarkıcı... 1926 ila 1932 yılları arasında çok sayıda filmde oynamış; 1933'ten itibaren, Naziler tarafından, yarım kan Yahudi olduğu iddiasıyla sanatını icra etmesi yasaklanmıştır. 1938 yılında İsviçre'ye, aradan iki yıl geçtikten sonra önce İngiltere'ye, ardından da Amerika'ya geçerek Nazi zulmünden kurtulmuştur. 

Bir dönem, bestecimizin yolu da Almanya'ya düşmüştür. Gözlerinde ciddi bir hastalık vardır ve çalışmalarını inanılmaz ölçüde etkilemektedir. Tedavi için Almanya’ya gitmiş bu arada da Profesör Habermann’la tanışarak öğrencisi olmuştur. Necip Bey, Profesör Habermann'ın etkisiyle önceleri hafif müzik diyebileceğimiz tarzda besteler yapar. 1928 yılında da bilinen ilk sözlü Türk tangosu olan Mazi’yi besteler. 


Necip Celal Andel öyle bir solukta geçilecek isimlerden değil. Eserleri Avrupa ve her iki Amerika kıtası dâhil dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli orkestralarca yorumlanmış, plak yapılmış, radyolarda çalınmıştır. Bunlar içinde Viyana'nın ünlü orkestra ve solistlerinin de olduğunu söylersem ne denli değerli bir müzik adamı olduğunu da anlatmış olurum. 


NCA 2Atatürk’ün de beğenerek dinlediği bu değerli insanın soyadını, Yahya Kemal Beyatlı’nın verdiği söylenir. 1908-1957 yılları arasında yaşamıştır. Röportajlarında; kendisine müziği sevdiren asıl kişinin öğretmeni Tahir Sevenay olduğunu anlatmıştır. En verimli çağında kaybettiğimiz bu büyük sanatçı, "Mazi" tangosuyla "bilinen ilk sözlü Türk tangosunun bestecisi" olarak müzik tarihimize geçmiştir. Dikkatinizi çekmiştir, ilk demedim ilk sözlü dedim. Çünkü ondan önce bazı enstrümantal tangolar var. Bunların başına, 1916 (1917 ?) yılında Mehmet Ali Feridun tarafından bestelendiği hâlde Uruguaylı dostu Gerardo  Matos Rodríguez tarafından intihal edilen "La Cumparsita"yı yazmak gerek. Aslında bu yapılana intihal demek çok kibar kaçıyor, açıkça konuşmak gerekirse bu emanete hıyanetle birleşmiş adi bir hırsızlıktır. Bilinen ilk tangocularımız arasında, "Tango Türk" adlı eseriyle  "Bahar Geldi Gül Açıldı, Hatırla Sevgili O Mesut Geceyi gibi Türk Sanat Müziği ve "Ayşe, Çaresaz, Efenin Aşkı, Gülfatma, Kerem ile Aslı" gibi operetlerin bestecisi ünlü kompozitör Muhlis Sabahaddin Ezgi bile var. 

Andel, eserleri Seyyan Oskay, Münir Nurettin Selçuk, Şecaattin Tanyerli, Ayten Alpman "Gencer", dâhil çok sayıda sanatçı tarafından söylenen; Fehmi Ege ve Necdet Koyutürk gibi tango orkestralarının repertuarlarından düşmeyen bir büyük bestecidir. "Klasik Batı Müziği" türünde de keman, obua, viyolonsel için konçertolar ve çeşitli liedler  bestelemiştir. Çok sayıda müzik aletini üst seviyede çalabilen yetenekli bir müzisyendir. "İstanbul Radyosu"nda birkaç arkadaşıyla birlikte "15 Günde Bir" adıyla başarılı bir program da yapmıştır. 


İlk besteleri "Sarı Yapıncak"la fokstrot ritmindeki "Daktilo"dur. "Mazi" ve bu iki eserin sözleri Necdet Rüştü Efe Tara'ya aittir. Millî Türk Talebe Birliği'ne ithaf ettiği "Gençlik" adlı bir marşı vardır. Atatürk'ün ricası üzerine yaptığı "Yalova" şarkısıyla 1948'de Fenerbahçe için yazıp bestelediği "Fenerbahçe Marşı" unutulmuş gibi görünse de tangoları hiç gündemden düşmemiştir. Yayınlanmış dokuz tangosu vardır. Bunlar "Ayrılık, Bir An İçin, Geçmiş Zaman Olur ki, Günler, Kimse Sevgimi Bilmez, Mazi, Özleyiş, Suna, Yıllar"dır. "Benim Şarkım ve Damla Damla" adlı iki tangosunun daha olduğu söylenir. Kayıtlarda ismine ulaşamadığım bir Fransız müzisyenin tangosuna "Gel" başlığıyla Türkçe sözler yazmıştır. Bu şarkı daha çok "Gel Seni Özledim" adıyla bilinir. Yahya Kemal Beyatlı'nın "Akşam Musikisi" adlı şiirini koro için dört sesli olarak bestelemiştir. İstanbul radyosunda çalınan ilk dört sesli tango "Benim Şarkım"dır. Tabii ki bunlar yalnızca benim tespitlerim. Bir köşeye gizlenmiş ya da birilerine emanet edilmiş başka eserleri de olabilir. 


Özleyiş'e ayrı bir sayfa açmak şart. Ayten Alpman'ın İngilizce söylediği "ToMorrow", Fazıl Sarper’in Fransızca sözleriyle "Amertume (Keder)", Fritz Schwanberg’in Almanca sözleriyle "Sehnsucht (Özlem)", J. G. Blanco Villalta'nın İspanyolca sözleriyle “Te Esperaba (Umutsuz)” bizim "Özleyiş"ten başkası değildir.  ToMorrow 78 devirli taş plaktır ve adı aynen yazdığım gibi basılmıştır. Bu yazılışta yanlışlık da olabilir, espri de... Birkaç anlamı olan "To"yu genelde "için, göre, karşı" anlamlarıyla kullanırız. "Morrow" ve "tomorrow" da yarın anlamında... Sonuçta şarkı adının anlamı da da birkaç  tane oluyor. "Yarın", "Yarın İçin", "Yarına Göre" veya "Yarına Karşı"... 


Yukarıda adlarını verdiğim eserlerden "Bir An İçin" adlı tangosunu dünyaca ünlü orkestra şefi Mantovani'ye, "Günler” tangosunu yine dünyaca ünlü maestro Xavier Cugat'a, "Kimse Sevgimi Bilmez"i Alman maestro Bardabas von Geczy'ye, "Yıllar" tangosunu ise Fazıl Sarper'in Fransızca sözleriyle hayranı olduğu bir dönemin dev sanatçısı Tino Rossi’ye ithaf etmiştir. 


Rahmetli annem Zatiye Tulun, Necip Celal Andel’in bir zamanlar Kuzguncuk sahilindeki 5 kapı nolu apart yalı "Şen Apartman"ın karşısındaki bir evde oturduğunu, sık sık piyanoyla tangolar çaldığını, sabahlara dek uyumadığını, çevrede ondan söz edenlerin “gözleri görmüyor” dediklerini anlatmıştı.
Ve dönüyoruz öykümüze...                                                         

* * * 
ÖYKÜMÜZE DÖNDÜK: KADER HER ZAMANKİ GİBİ AĞ ÖRMEKLE MEŞGUL
Holt, Necip Celal'in "Mazi" adlı tangosunu duyduktan sonra onun sanatına hayran olur. O tangoyu nasıl duyduğunu bilemiyoruz ama bu işte, Profesör Habermann ya da onun bir yakınının belki de bir öğrencisinin rolü olabilir.  Evelyn Holt'un Türkiye'ye gelme nedeni de aslında bu hayranlığa bağlı olarak Necip Celal'le tanışma arzusuymuş. 

Öyle ya da böyle, Evelyn Holt Türkiye'ye gelir ve Kadıköy’de, bugün, "Rexx Sineması"na dönüşen ünlü "Hale Tiyatrosu"nda sahne alır. Konserlerinde Necip Celal'in ünlü "Mazi" tangosunu da söyler. Necip Bey'in kendisine ulaşması da bu sayede olur. 


NİHAYET TANIŞIYORLAR
Necip Bey başlangıçta, yabancı bir şarkıcının Türkiye'ye gelip de konserlerinde onun eserini okuma olayını şaka sanıp geçiştirir. Aynı olayı Cumhuriyet gazetesinde okuduktan sonradır ki, Bayan Holt'u arar. Randevulaşırlar. Onu kaldığı otelde ziyaret eder. Tanışırlar. Bayan Holt kendisini son konserine davet eder. 


Neyse sözü fazla uzatıp da kimseyi sıkmayayım. Evelyn Holt, son konserinde de çeşitli dillerde şarkı söyledikten sonra, aniden, Necip Celal’in ünlü ”Mazi” tangosunu söylemeye başlar. O kadar içten o kadar güzel söylemiştir ki, izleyiciler büyülenmişçesine dinlerler. Bir, iki derken defalarca tekrarlatırlar. Her tekrardan sonra salonda müthiş bir alkış kopar. Tekrarlar sürerken Evelyn, izleyiciler arasında oturan Necip Celal’i takdim eder. Bu defaki alkışlar, "Hale Sineması"nı yıkacak gibidir. 


Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer,
Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer.
Ne yazık ki deniz engin, şu ufuklar ölgün,
Bin elemle doğuyor her yeni gün.
” 


SONRAKİ GECE
Konserin ertesi gecesi, “Suadiye Gazinosu”nda, oldukça kalabalık bir davetli grubunun huzurunda Evelyn Hanım için bir veda yemeği verilir.Sabah erkenden ülkesine dönecektir. 


O gece, sabaha kadar Necip Celal'le dans ederler.
Bir ara Necip Bey'den keman çalmasını ister.
Kendisi için... 


İşte birkaç şifre daha çözüldü.

Ses vermesi istenen keman, engin deniz, ölgün ufuk ve elemlerle doğan yeni gün! 

Gecenin şahitleri çoktur ama aralarından ikisi, çok iyi bildiğimiz isimler: Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi Feriha Tevfik'le gazetelerin ünlü Hollywood muhabiri Turan Aziz... 


Yarın olsun, yarın olsun diye renkler soluyor,
Neye baksam ne işitsem bana bin dert oluyor.
Bu karanlık günün elbet gelecektir sonu,
Kalbim özlüyor onu.
” 


NCA 3AYRILIK BELKİ ÖLÜMDEN BETER
Herkes vedalaşır, ayrılır. 

Necip Bey yürüyerek döner eve... 

Yol boyunca romantik duygular içindedir. Evelyn'in sıcaklığı ve sözleri aklından çıkmamaktadır. Dönüş yolunda, ilk nota ve ilk sözler kalbini yakan bir kor gibi dökülür dudaklarından. Neden sonra, yepyeni bir şeyler mırıldandığını fark eder. Yepyeni bir şeyler... 


Günün ilk şıklarıyla birlikte, Evelyn Hanım'a ithaf edilen tango doğmuştur. 


Üzerinde Necip Celal’in
kalbinden kopup, şiirleşen sözler vardır. Öyle sözler ki ancak âşık olanların, aşka düşenlerin anlayacağı türden. Aşkın o can yakan, yürekleri burkan acısını tadanların duyabileceği türden... O sözlerin son dörtlüğünü okurken, büyük bir özleme de tanıklık edersiniz. İnsanın içini yakıp kavuran, kavuşmanın imkânsız olduğunu anlatan bir özleme… 


Kavuşmak?
Nasıl olsun ki?
Onun adı “Özleyiş”, Evelyn'se ömür boyu özlenecek kadındır.
Tıpkı bir hayal gibi...  



ÖZEL BİLGİ NOTLARI:
1- Şecaattin Tanyerli ve "Sevdim Bir Genç Kadını"            

2- Tiyatrodan sinemaya dönüşen "Hale Sineması"nın adsal 
evrimi: Febüs, Apollon (Rumlara göre Teatron Halkidonas
yani Türkçesiyle Kadıköy Tiyatrosu), Hale, Reks ve Rexx. 

 Günay Tulun 

Lady D'arbanville [Günay Tulun]

45'lik bir plak, 1970 yılı Nisan ayı içinde, müzik dünyasına muhteşem bir giriş yapar. Island Records markasıyla basılan bu plağı, seslendiren Cat Stevens, eserin adıysa Lady D'arbanville'dir. 

Plak çıkar çıkmaz, tüm dünya listelerinde hızla yükselmeye başlar.  

Dinleyen hemen herkesin içini burkan, onu hüzne boğan bu şarkı; Cat Stevens'in büyük aşkı Patti D'arbanville için yazılmıştır. "Folk rock" tarzında söylenmesi de şarkının içindeki hüznü şaşılacak derecede yoğunlaştırır. Bazıları bu ritmi neşeli bulur ama şarkının çılgınca bir aşkı anlatan sözleri buğulandırır gözlerini… Kimisi de anlamını bilsin bilmesin sözlerden değil, müzikle inanılmayacak kadar bütünleşmiş Cat Stevens'ın sesinden etkilenir. 

D'arbanville'den bir süre önce, yine Cat'in; Wild World adlı şarkısına konu olan bu Patti kimdir? Aktrislik yaparken, "Pop Art"ın ünlü temsilcisi Andy Warhol tarafından keşfedilmiş, bir dönem modelliğe yönelmiş, sonra yeniden aktrisliğe dönerek, bugüne dek otuz üç sinema filminde oynamış biridir. Kader ona, birkaç kez evleneceği bir yol çizmiş. 

Çok güzel, güzelliğinin derecesi kadar da hercai gönüllü bir kızdır. Hem Cat’i hem de Amerikalı aktör Don Johnson’u aynı anda sevmiş, birinden kopup ötekine koşmayı başaramamıştır.

Arada kilometrelerce yol, kıtalararası seyahat riski olmasına rağmen; aynı dönemde, hem Cat'le hem de Amerikalı aktör Don Johnson'la birlikte olmuş.
Cat ise aşkı uğruna çektiği büyük acılar sonucunda vereme yakalanmış.
Yine de bu güzel kızı kalbinden söküp atamamış. 

Aşk mengenesi ve hastalık ateşinin kalbini sıktığı gecelerden birinde, Patti’ye karşı duyduğu aşktan kurtulmayı denemiş. Mısralar arasında eyleme dönüşmemiş bir cinayet işleyerek, Patti'yi öldürmüş. Bununla da kalmayarak, işlediği cinayeti; "My Lady D'arbanville" sözleriyle başlayan 45 devirli bir plakla tüm dünyaya ilan etmiş.

Öyküyü aşağıdaki ifadelerle Türkçeleştirebiliriz ama bu çeviride, gerçek Türk şiirinin kalitesini beklemeyin. Anlamı yansıtsa da orijinaliyle aynı duyguları veremiyor.
Öykü şu sözlerle başlıyor:

Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim! 

Ve birbirini andıran cümle ve tekrarlarla sürüp gidiyor: 

s_56299darb (1)Kadınım D'arbanville, 
Neden böyle üzersin beni? 
Atışları duyulmuyor kalbinin 
Nefes almıyorsun, sanki... 

Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim!

Kadınım D'arbanville,
Öyle soğuk görünüyorsun ki bu gece 

Kışı hatırlatıyor dudakların.
Bembeyaz tenin!.. 
Cat ve Patti
Kadınım D'arbanville, 
Neden hareketsizsin bu denli? 
Yarın uyandıracağım seni... 

Ve eşim olacaksın benim,
Evet benim! 


Kadınım D'arbanville 
Neden böyle üzersin beni? 
Duyulmuyor atışları kalbinin 
Nefes almıyorsun, sanki...

Kadınım, sevdim seni...
Her an sen'le olacağım,
Mezarında bile…  

Solmayacak hiç, bu gül!..
Hiç ölmeyecek bu gül!.. 

Cat; İsveçli bir anneyle, Kıbrıs Rum'u olan bir babanın üçüncü çocuğudur. Doğum adı, Steven Demetre Georgiou'dur. Küçük yaşta ana-baba boşanmasının acısını çeken o bahtsız çocuklardan biridir.

1966 yılında, benim de çok beğendiğim "Mathew and Son" adlı şarkısını yaptığı sıralarda Cat Stevens adını alır. 1976 yılındageçirdiği bir kazada boğulmak üzereyken, Allah'a; "Tanrım, beni kurtarırsan senin için çalışacağım." sözleriyle yalvarır. Kazadan inanılmaz bir şekilde kurtulur. Yine de üzerinde derin etkiler kalmıştır. Ruhsal dünyasında birtakım değişimler hisseder. Tam o dönemde kardeşi David'in, "Belki ferahlamasına yardımcı olur." niyetiyle armağan ettiği Kur'an-ı Kerim; önünde yepyeni ama çok farklı bir ufuk açar. 
Müslümanlığı seçer ve Yusuf İslam adını alır. 

İşte, 
Cat Stevens’in Yusuf İslam’a dönüşmesi ve Lady D'arbanville’in insanı sarmalayan öyküsü böyle... 


Nefis bir şarkı, duygu dolu bir insan, güzel bir kız ve onların yaşamlarından irili ufaklı kesitler! Yenilerini anlatırken, birlikte olmak dileğiyle…




Günay Tulun




Bu yazının da dâhil olduğu "Bir Şarkı ve Öyküsü" serisi,
YAZARLAR ve OZANLAR GRUBU yazarlarından
Sayın İdil Tulun
' un radyo için hazırladığı "Şarkılar ve Öyküleri" ile 

"Bir Şarkı Bir Öykü" adlı programlar için yapılmıştır.
* * * * *


ŞARKININ AKORLARI 
Em(XII) FOUR TIMES
                       RIFF 1
My Lady D'Arbanville
                           RIFF 2                         RIFF 1
Why do you sleep so still?        I'll wake you tomorrow
                    Bm                      Em
And you will be my fill, yes you will be my fill

                  Em   D
My Lady D'Arbanville
                         D  Em                                 Em  D
Why does it grieve me so        But your heart seems so silent
                       Bm                         Em
Why do you breathe so low, why do you breathe so low

                  Em   D
My Lady D'Arbanville
                           D   Em                          Em  D
Why do you sleep so still          I'll wake you tomorrow
                    Bm                       RIFF 3 FOUR TIMES
And you will be my fill, yes you will be my fill

RIFF 2
                       RIFF 1   (continue as verse 1)
My Lady D'Arbanville
You look so cold tonight, your lips feel like winter
Your skin has turned to white, your skin has turned to white

REPEAT FIRST VERSE (chords like verse 2)

La la la la la la (chords like verse 3)
La la la la la la, la la la la la la
La la la la la la, la la la la la la

My Lady D'Arbanville (chords like verse 2)
Why do you grieve me so, but your heart seems so silent
Why do you breathe so low, why do you breathe so low

I loved you my lady (chords like verse 2)
Though in your grave you lie, I'll always be with you
This rose will never die, this rose will never die

REPEAT LAST VERSE (chords like verse 3)

RIFF 1:            RIFF 2:            RIFF 3:
E ---------------  -----------------  -------------------------|
B -12-12-10-8-10-  --10-10-12-10-8--  -------------------------|
G ---------------  -----------------  ---------0---------------|
D -12-12-10-9-10-  --10-10-12-10-9--  -----0h2---2-0-------0-2-|
A ---------------  -----------------  -0h2-----------2-0h2---2-|
E ---------------  -----------------  -------------------------|

Yusuf İslam [Cat Stevens]-Lady Darbanville

Yoz Müzikle Yoz Kafa [Günay Tulun]

Konuya bu tür bir yazıyla değil de farklı yönden ele alan bir yazıyla girmek isterdim. Az önce gerçek bir müzisyenin "Türkiye de gerileyen müzik kültürü"nden dert yanan feryadını okuyunca, kendimi, bayramda tanığı olduğum bir olayı anlatmak zorunda hissettim.

Ülke çapında yozlaşan, yalnızca "din, ahlak, bilim, eğitim, siyaset, dil ve tarih kültürü, millî duygular, vatan sevgisi" gibi değerler değil. Sanat da bu yozlaşanlar arasında... Örneğin; iktidarın hışmını çekenler sırasında başı çeken dans ve baleden hiç söz etmeden sinema-tiyatro, resim, heykel, edebiyat, mimari diye saymaya başlayabilirim. En uygun yere de müziği yerleştirerek!


Ülkemiz insanının müzik zevki her gün biraz daha kötüye gidiyor. Allah'tan ki, eski eserler yerli yerinde... Yoksa iş, içinden çıkılmaz bir hâl alacak. Sırf o eserlerin hatırına, müzik kültürümüzü de işin içine katarak genelleme yapmadım.


Bu konuda herkes gençleri suçluyor. İyi de gençler ne yapsın?

Müzik diye önlerine konan acayipliklerle yetişiyorlar.
Doğal olarak, zevkleri de önlerine konan pespayelikten farklı olamıyor.

Âdettir ya, kendimden ve kendi zamanımdan örnek vereyim.

Bugün herkesin sıradan gördüğü muhteşem devlet okullarında, muhteşem öğretmenlerin öğrencisi olma şerefine eriştim. İlkokul öğretmenlerimiz, müzik konusundaki ilk bilgileri anlayacağımız şekilde verdi. Ortaokul öğretmenimiz rahmetli Ayhan Şenyuva Hanım'dı. Akses, Kodallı, Saygun, Tüzün, Bach, Mozart, Schubert, Schumann, Wagner ve başkalarını da öğretti. "Sanat ya da Halk" diye ayırmaksızın Türk Müziği eserlerini de öğreniyorduk. Diğer okullardaki durum da aynıydı. Aida’dan, İnci Avcıları’ndan, Carmen’den Türkçe'ye çevrilmiş parçaları notalarıyla söyleyebilirdik. Büyük bestecilerin yaşamını da eserlerinin neler olduğunu da bilirdik. Bu bilgiler, liseye gittiğimizde daha da derinleşip daha da çeşitlendi. Hem de haftada ancak bir saat süren dersler sayesinde...

Az sayıdaki radyo istasyonlarımızdaysa her türlü müziği dinlerdik.

Klasikler dışında, örneğin, “Hafif Batı Müziği” denen türü de...
Radyoevleri, bugünkü gibi değildi. Müzik cahili DJ'leri radyonun kapısından sokmazlardı. Arman, Buri, Çaplı, Ebcioğlu, Önal, Sporel o yıllarda akla ilk gelen isimlerdi. Dünyanın en ünlü orkestralarıyla sanatçıları ülkemize gelir; konserler verir, programlar yapar, hatta birçoğu yıllarca ülkemizde kalırdı. Çok sayıda olmasa da sanatçılarımızın bu türde besteledikleri eserler yabancılar tarafından da okunur, hatta ülkelerinde listelere girerdi. Tangolarımız, Arjantin tangoları kadar güzel ama onlarınkinden daha anlamlıydı. Napolitenlere türkülerimiz kadar yakındık. Birçoğu Türkçe sözlerle okunurdu. Hangi birini anlatayım, öylesine çok örnek var ki!..

Neyse sözü uzatmayayım. Şimdi de bir takım tipler ortaya çıkmış, elektronik “tıs çıs dam” sesini sürekli çıkaran aygıtlarla müziği katlediyorlar. Bir de edalarını görseniz, sanki notaları kenşfeden onlarmış gibi…


Bayramda böyle birini tanıdım. Devlet Senfoni Orkestrası’ndan bir kompozitörün romantik bir eserinin tanıtım kaydını; tek mezür dinlemeyi bile tamamlamadan, yalnızca iki notayı evet aynen yazıyorum, iki notasını duyduktan sonra saygısız bir ifadeyle “Basit!” diye niteleyip bir yana bıraktı. Hareket toplum içinde yapıldığı için dikkatimi çekti. Bana; özellikle tasarlanmış ve kendisine birtakım payeler yüklemek için yapılmış gibi geldi. Hadi bu saygısızlığı anlayıp hoş gördüm diyelim. İyi de söylediği basitlik neye göre? "Lanse etmeye çalıştığı bence haddinden fazla çirkin türe mi? Klasik ya da barok müziğe mi? Fado, balat, şanson, napoliten ya da türküye göre mi?" Bu konuda bizleri, derin (!) bilgisinden mahrum bıraktı.

Keşke aydınlatsaydı.

Belli ki, dünyanın en güzel müzik eserlerinin, modülasyon dışında pek fazla oynama yapılmadan bestelenen eserler arasından çıktığından da haberi yoktu.


Bir dönem, bir üniversite tezine yardım ettiğim için hayatları ve müzik anlayışları hakkında geniş çaplı araştırma yaptığım; Beethoven, Mozart, Bach ve benzerleri gibi üstün nitelikli sanatçılar bile iki notayı duymakla bir müzik eseri hakkında fikir yürütmemiş, eleştiri yapmamışlar.


Bu tür figürleri saçan birinin müziği, mutlaka "son derece komplike ve son derece kaliteli olmalı" diye düşünüp, "nerede dinleyebileceğimi" sordum. Müsait bir zamanda da verdiği adrese girip dinledim. Onun düştüğü saygısızlık yanlışına düşmeden, büyük sabır içinde, müzik diye lanse etmeye çalıştığı şeyi dinledim. Haksızlık etmemek için bir kez daha dinledim.

Sonuç: Müziğin bu denli kirletilebileceğini hiç düşünmemiştim. Hani Diyarbakırlının öyküsündeki gibi “müzik müzik olalı böyle katledilmemiş”ti.

Konuya yakın bir eski yazımda şunları söylemişim: “... Gençlerin nasıl zehirlendiğini sanıyorsunuz. Kabahatin büyüğü; sanal medyada kendi reklamını yapanların paylaştığı bu tür yoz ve vasıfsız müziğe takiye yorumlar yazıp 'beğen tuşu'nu basa basa yalama yapan hatır gönül tacirlerinde… Bunu görenler de bir halt sanıyor. Müzikle uğraşan herkese, müzik yayını yapan her birime, disk jokey çalıştıran her işletmeye ve tabii ki müzik öğretmenlerine büyük görev düşüyor. Bu konuda hemen gençleri karalayıp işin içinden sıyrılmaya çalışacağınıza elinizi taşın altına sokup, ülkedeki müzik kültürünü hiç olmazsa eski düzeyine yükseltin."


Evet, yükseltin!

Yoksa bu gidişle bugünleri bile arayacağız.
Ne dersiniz?




  Günay Tulun

Nostaljik Bir Dönüşüm: CIZIRTILI 45'LİKLER [İdil Tulun-Günay Tulun]

Nostalji denince de hepimizin aklına ilk gelen, müziktir nedense...
Elvis Presley'le Tom Jones sohbet anında
Yaşadığımız geçmişin; dilden, gönülden düşmeyen şarkılarıdır nostalji...

Bazı şarkılar, zamanının popüler kültürü içinde dinlenir, sonra yok olup gider. Bazıları ise ilk günkü popülerliğini asla kaybetmez. Onlar gönüller tarihinin altın sayfalarında yaşar hep...


O günlerin gençleri, eski plakları şimdilerde dinlerken, hangi anıları canlanır acaba?

Hangi anılarını silmek hangisini yeniden yaşamak isterler?
Günün gençleri o şarkılar karşısında neler hisseder?
Bunları öğrenmek ne ilginçtir kim bilir?

İnsanı, yaşadığı günden çekip kopararak geçmişe götüren NOSTALJİ!

Nelere kadirsin sen!
Hiçbir zaman makinesi boy ölçüşemez seninle...

Şunları bile yazarken, geçmişin küçük bir bölümünden; 60'ların sonuyla 70'lerden anlatılanlar geçiyor gözlerimizin önünden. İşte, dünyada ve Türkiye’de 68 kuşağı yılları, Ernesto Che Guevara’nın ölümü, Sorbonne Üniversitesi öğrenci isyanları, Deniz Gezmiş, Hippiler, Woodstock...

33 1/3 Devirli Plak

Bu olayların etkisiyle 60’ların sonları, 70’lerin başlarında doğan tüm akımların; modayı kökten değiştirmesi de ilginç. Mini eteklerden maksilere geçiş, yeniden canlanan İspanyol paçalar, maksi modasını takip eden bayanların başlarına taktıkları mavi berelerle ünlü haydut çift Bonnie ve Clyde’a özenerek onların kıyafetlerini taklit etmeleri, derken midinin vizyona girişi..
Hani bugünlerin tuhaf söyleyişiyle "ilginç ötesi"ymiş çok şey...

Peki dünyadaki gelişmeler müziği nasıl değiştiriyor, o günlerin gençleri neler dinliyordu diye merak ettiniz mi hiç? Biz ettik, araştırdık ve sizlerle paylaşmak istedik.


Bir kısmınızın "Aman!" deyip geçeceğini bir kısmınızın ise "aşağıdaki satırlara takılıp kalacağını" görmek mümkün buradan.

Hadi birlikte bakalım.
Neler dinlenirmiş o günlerde?

İşte, meraklısına; 18 Kasım 1970 tarihli, bulunması zor bir doruktakiler listesi...

Tam arşivlik.

UZUN ÇALARLAR: DORUKTAKİ 10
1. Tom - Tom Jones
2. Woodstock - Orijinal Film Müziği
3. Credence Clearwater Revival - C.C. Revival
4. Moog Espana - Moog Sid Bass
5. Alive Alive O - Jose Feliciano
6. We Made it Happen - Engelbert Humperdinck
7. Led Zeppelin II - Led Zeppelin
8. Golden Greats - The Ventures
9. Let It Be - Beatles
10.Iron Butterfly Live - Iron Butterfly


45 Devirli Plak
45'LİK PLAKLAR: DORUKTAKİ 30
1. Dağlar Dağlar - Barış Manço
2. Söyle Sazım - Fikret Kızılok
3. In The Summertime - Mungo Jerry
4. Sympathy - Family Dog
5. Damarımda Kanımsın - Neşe Karaböcek
6. War - Edwin Starr
7. Let Me - Jimmy
8. I Who Have Nothing - Tom Jones
9. Hasret - Tanju Okan
10. Get Out Of The Kitchen - Peter Gordeno
11. Meçhul - Erkin Koray
12. A Song of Joy - Miguel Rios
13. Tello - Modern Folk Üçlüsü
14. Ma Fille On Va e Marier - Diane et David
15. Mama Told Me - Three Dog Night
16. Get Ready - Rare Earth
17. Seyid Osman - Dönüşüm
18. Let Me Bring You Up - Ron Dante
19. Kendim Ettim Kendim Buldum - Cem Karaca
20. Sevemedim Karagözlüm - Handan Kara
21. Who’ll Stop The Rain - Credence Clearwater Revival
22. I Want to Take Your Higher - Ike and Tina Turner
23. Avare Âşık - Erol Büyükburç
24. Vakit Yok Gemi Kalkıyor Artık - Metin Ersoy
25. Vehicle - Ides Of March
26. El Condor Pasa (If I Could) - Julie Felix
27. I.O.I.O - Bee Gees
28. Old Italian Serenade - Tony Christiani
29. Gözüm Sende - Handan Kara
30. Never Marry a Railroad Man - Shocking Blue

Listelerdeki Kaynaklar:
Disko Papağan (Eskişehir), Galeri Böcek (Laleli-İstanbul), Hey Dergisi
(Türkiye), İstanbul Plak (Kadıköy-İstanbul), Karakedi Plakevi (Beyoğlu-
İstanbul), Lale Plak (Tünel-İstanbul), Sahibinin Sesi Plakları (Sirkeci-
İstanbul), Zuhâl Plakevi (Çemberlitaş-İstanbul)...

 İdil Tulun    Günay Tulun

O Zamanlar [İdil Tulun-Günay Tulun]

Cızırtılı 45'liklerle ilgili yazımızı okuduktan sonra, bazı dostların aklına; "O günlerde ülkemizde neler oluyor, bu arada insanlar hangi tür müzikle haşır neşir oluyordu?" sorusu takılmış.
Tıpkı bizim gibi... 


Biz de ABD-Việt Nam Savaşı'nın, Kıbrıs'ı kendi toprakları arasına  katmak amacıyla darbe yapan Yunanistan'ın bu darbesini etkisiz  kılmak ve zulüm gören soydaşlarını kurtarmak için uluslararası  hukuk kuralları çerçevesinde Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkışının, ABD'nin ülkemize ambargo uygulamasının, dünyanın en güçlü  monarşilerinden biri olan İran'ın başındaki Şah Rıza Pehlevi'nin  bir çırpıda devrilmesinin, bundan kısa bir süre sonra çıkacak olan  İran-Irak Savaşı'nın fazlaca duyulan ayak seslerinin, bitmek tükenmek bilmeyen öğrenci olaylarının, her gün birkaç gencin sağ-sol kavgasında birbirine kıymasının, çeşitli anarşik olayların, askerî yönetimlerin ve devalüasyonlarla dolu bir ortamda yaşamanın sıkıntıları arasında "İnsanımız o günlerde neler dinlermiş?"; diye düşünüp dururuz bazen. 

 Bugüne kadar da "ilk fırsatta bir araştıralım" der, sonra; günlük işlerin yoğunluğu içinde, bu konuya ayıracak zaman bulamazdık. 
Bu kez bulduk o fırsatı ve başladık araştırmaya...
Sonuç gerçekten de ilginç.
Vardığımız sonuç desek daha doğru olur. 


Bugün ilk duyduğumuz anda hemen dikkatimizi çeken, hepsi birbirinden güzel eserler o günlerin ürünleriymiş meğer. 
O günlerin Türkiye'sinde yaşanan müzik zevk ve bilinci, bugünkü düzeyin çok çok üstündeymiş.

Hadi gelin, hep birlikte dönelim o günlere... Hem de bu yazı için, en zayıf listelerden birinin yayınlandığı 2 Aralık 1970 gününü ele alarak... 

Bundan 40 küsur yıl önce o kargaşa günlerinde insanlar neler dinler, listeler bize neler anlatır diyerek giriyorum konuya... 

Klasik müzik plakları listelerin ilk sıralarında yer alamasa da bayağı bir satış rakamına ulaşmaktaymış. Klasik müzik tarzında yapılmış eserleri "Batı Müziği"ne adapte eden Arjantinli ünlü kompozitör Waldo de Los Rios'un kamçıladığı plak piyasası; Paul Mauriat, James Last, Raymond Lefevre gibi büyük orkestraların aranje ettiği bu tür parçalarla şaha kalkmış. Bu arada Waldo de Los Rios Orkestrası'yla Beethoven'un 9. senfonisi Ode To Joy'u "A Song of Joy" adıyla plağa okuyan Miguel Rios ve ardından İnci Avcıları'ndan bir aryayla Marcus, bu tür müziği iyiden iyiye sevdirmiş bizlere... Geçmişte de Alexander Borodin'in "Prens İgor Operası'ndan Poloveç Dansları"nı Vic Damone, Perry Como, Dario Moreno gibi sanatçılar "Stranger In Paradise" ismiyle dünyaya sunmuş; Joaquín Rodrigo'nun ünlü gitar konçertosunu Richard Anthony "Aranjuez Mon Amour", Alpay'sa "Esterella del Mar" adıyla plak yapmışlardı. Bu ve buna benzer çok sayıda eser, bu tür müziğe iyiden iyiye aşina olmamızı sağlamıştı. 

Türkiye radyolarının çok eski yıllardan beri sürdürdüğü her türlü müziğe yer veren anlayışını da yabana atmamak, hatta kutlamak gerek. 

1970 yılının Aralık ayı başında, müzik çevrelerinde, en fazla şunlar konuşulmuş: "Anadolu Pop"un yükselişini gümbür gümbür sürdürmesi... Cliff Richard’ın sanat hayatında 13. yılını dolduruşu... Cat Stevens’ın unutulmaz eseri "Lady D’arbanville"in çıkışı... İngiltere’nin dört büyük müzik festivali "Bath, Plumpton, Yorkshire ve Isle of Wight"ın yükselen ünü... "Woodstock"ın; özlenen, sabırsızlıkla beklenen bir festival kimliğine bürünmesi... Festivallerde Deep Purple’ın binlerce kişiyi çılgına döndürüşü... Cem Karaca’nın "İlk Öğrendiğim Şarkı Johnny Guitar, ilk sevdiğim kız Suadiyeli Nesrin” sözleri...                                                                                                                              
2 Aralık 1970 günü listelerde gezinenlerse şunlar: 

TÜRK SANAT ve POP MÜZİĞİNDEN 45'LİKLER: DORUKTAKİ 20 
1.Yarım Kalan Aşk - Behiye Aksoy2.Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim - Güzide Kasacı3.Unuttun Beni Zalim - Zeki Müren4.Arım, Balım, Peteğim - İsmet Nedim5.Sevemedim Kara Gözlüm - Şükran Ay6.Aşkın Kanunu - Emel Sayın7.Ömrümce Adım Adım - Mustafa Sağyaşar8.Vicdan Azabı - Orhan Gencebay9.Sevenler Mesut Olmaz - Orhan Gencebay10.Bir Fincan Kahve - Şükran Ay11.Kıskanırım - Gönül Akkor12.Uykuda mısın Sevgili Yârim? - Nebahat Yıldız13.Ömrümce Adım Adım - Ziya Taşkent 

14.Bir Fincan Kahve - Nuri Sesigüzel 
15.Ne Senin Aşkına Muhtaç - Gönül Yazar16.Açık Bırak Pencereni - Yaşar Özel17.Aşkımı Süpürmüşler - Sokak Çocuğu Ali18.Asmam Çardaktan - Özay Gönlüm19.Emmioğlu - Nuri Sesigüzel20.Son Ümidim de Bitti - Mustafa Sağyaşar  

TÜRK MÜZİĞİ UZUN ÇALARLARI: DORUKTAKİ 5 
1.Emel Sayın 
2.Zeki Müren3.Müzeyyen Senar4.Behiye Aksoy5.Yaşar Özel 

POP MÜZİK UZUN ÇALARLARI: DORUKTAKİ 101.Tom - Tom Jones2.Moog Espana - Moog Sid Bass3.Woodstock - Orijinal Woodstock Müziği4.Credence Clearwater Revival - C.C.Revival5.Alive Alive O - Jose Feliciano6.We Made It Happen - Engelbert Humperdinck7.Let It Be - Beatles8.Golden Greats - The Venture9.Led Zeppelin II - Led Zeppelin10.Ajda Pekkan - Ajda Pekkan

Listelerdeki Kaynaklar:
Disko Papağan (Eskişehir), Galeri Böcek (Laleli-İstanbul), 
Hey Dergisi 

(Türkiye), İstanbul Plak (Kadıköy-İstanbul), Karakedi Plakevi (Beyoğlu-
İstanbul), Lale Plak (Tünel-İstanbul), 
Sahibinin Sesi Plakları (Sirkeci-

İstanbul), Zuhâl Plakevi (Çemberlitaş-İstanbul)...

  İdil Tulun     Günay Tulun

Bir Şarkı Bir Nehir Bir Kadın: Sylvie'nin Şarkısı [Günay Tulun]

Geçmişte bir gün, tüm Türkiye radyolarına bir şarkı düşer. 
Bir dönem, gençliğin göz bebeği olan bir şarkıcının; o müthiş günlerinin sonlarına doğru söylediği güzel bir şarkı…
Sylvie 2Hemen hemen duyan herkes benimser onu.
Birincide olmazsa ikincide, ikincide olmazsa mutlaka üçüncüde…
Türkiye’deki plak satışları da bayağı yüksektir. 
Hiç düşmeyecekmiş gibi, geniş kitlelerin dilindedir artık. Türk müziğinden başkasını çalmamaya yeminli pikaplardan bile taşar o ses… Fransızca söylenmiştir, ama bizden bir türkü gibidir. Hüzün doludur.
Fransızca bilmeden dinleyenlerde bile bir özlem, bir kavuşma arzusu yaratır.
Yetmez! 
Ayten Alpman, Suna Artun Poyraz ve Ajda Pekkan tarafından değişik başlıklar altında okunur. Ayten Alpman, “Sen Artık Beni Düşünme” der; Suna Artun Poyraz, “Sevgilim Nerdesin?” diye sorar; Ajda Pekkan, “Ay Doğarken” diye anlatır.
Şarkının Türkçesine söz yazanların da şarkıyı yorumlayanların da aklına gelmez şu: La Maritza neyin nesidir? 
İn midir cin midir? 
İn, cin değilse nedir? 
Üstelik, Türkçe yorumlar için yazılmış sözler ve hepsi ayrı birer değer olmasına rağmen yapılan sanatçı seçimi, “şarkının orijinalindeki buğulu sesin; eserin melodik yapısıyla kaynaşarak insanın içine saldığı hüznü” yansıtamaz. Yansıtamadığı için de tüm Türkçe plaklar başarısız olur. 
Dinlerken hemen fark edilir. Şarkı, epik karakterlidir. 
Memleket sevgisini, memleket özlemini haykırır. 
Şarkı Sylvieleşmiş, Sylvie’nin sesiyle kaynaşmıştır. 
Sylvie’nin şarkısıdır artık o… Sylvie’nin…
Lirizmle birleşmiş coşkulu bir duygusallıkla yürekleri dağlar. 
Az önce söylediğim gibi epik, yani destansı bir haykırıştır. 
Bildiğimiz türden haykırış değil tabii… 
Duygusal, yumuşacık; ama girdiği özlem dolu yürekleri kasıp kavuran bir haykırıştır o… Vatan hasreti çekenlerin duygularını, anılarını birbirine bağlar.
“La Maritza”dır o… 
Tam olarak söylemek gerekirse Sylvie Vartan seslendirmektedir ve herkes onun yorumuyla sevmiştir Maritza’yı…
“Maritza ırmağımdır benim
Senin olduğu gibi, Seine’in…
Şimdi onu hatırlayan
Kalmadı babamdan başka,
Ama Maritza ırmağımdır benim
Senin olduğu gibi Seine’in”…
Seine Fransızlarındır ve Sylvie’de kökleri itibariyle olmasa dahi bir Fransızdır. Seine Nehri’nin kendisinin olmadığını, kendi nehrinin Maritza olduğunu ilan eder herkese; şarkısı da özgürlük ve özlem duygularıyla sürüp gider. 
Fransızcayla haşır neşir olanlarımızın büyük çoğunluğu bile araştırmamış, Sylvie 3tanımamıştır Maritza’yı… İşte o Maritza, bizim “Meriç”imizdir: Meriç Nehri!.. 

Bizim Meriç, bir zamanlar Türklerin cirit attığı Bulgaristan’da doğar. Orayı Maritza olarak kat eder. Yunanistan’dan geçerken de Evros adını alır. Sylvie’de Maritza gibi Bulgaristan’da doğmuştur.Yedi sekiz yaşlarında olduğu bir gün, Bulgaristan’ı kaçar gibi terk etmek zorunda kalır ailesi…
Fransa’ya sığınırlar. 
Vartanyan olan soyadları Vartan’a dönüşür.
Meriç’in; Bulgar, Yunan, Türk ülkelerine yaptığı üçlü yolculuk gibi Sylvie’nin hayatında da benzer bir üçleme vardır. Annesi Macar, babası Ermeni asıllıdır. Bunların yanında da Fransız vatandaşlığı…
Her Ermeni’ye aşılandığı gibi Türklerle arasında onulmaz mesafeler vardır. Bence en ilginç olansa arasında mesafe olduğu Türklerle aynı genlere sahip olması… Annesi Macar, Macarlar Hun, Hunlarsa öz be öz Türk kavmidir.
Burada Fransızların ne olduğuna gelince… 
Anadolu’ya girip, Türklere karşı maşa olarak Ermenileri kullanan, Ermeniler Türklerle Kürtlere karşı soykırım yaparken görmezden gelerek onaylayan; hâlâ aynı aymaz, ayılmaz tavırları sergileyen millettir Fransızlar. Öz tarihlerini bilemeyecek kadar da bilgi fukarasıdırlar. “Ermenileri kullanıp, Türklere soykırım yaptırdıkları” gerçeğini Türklerin uydurduğunu sanır ve oralı bile olmazlar.
Soykırım kuklacısı Fransa devleti, bir zamanlar kukla olarak oynattığı Ermenilerin kuklası durumuna düştüğünden, birbirleriyle sırt sırta vererek yaptıkları Türkiye aleyhtarı propagandalar, Fransa halkının Türkler hakkındaki her iftiraya gerçektir gözüyle bakışını pekiştirir.
Özetlersek, Fransızlar; saftaronluk konusunda önemli bir madendir. 
Yalnız bu saftaronluk, hâlâ yanlış tarafta yer almaları nedeniyle eli kanlı dedelerinin suçlarına iştirak etmekte oldukları gerçeğini bastıramaz.
Dönelim Sylvie’ye… 
O doğmadan çok çok önce, aynen kardeş sandıkları Ermeniler gibi, Bulgarlar tarafından da soykırıma uğratılan Türklerin, Sylvie’nin hayatına olumsuz hiçbir etkisi yoktur. Türklerin, ona hiçbir kötülüğü yoktur ama sanat hayatı; işgalci (!) ve kötü (!) Türklerin; zavallı (!), masum (!), çaresiz (!), cici (!) Bulgarlara ettiği eziyeti anlatan bir filmle başlar. 
Küçük bir kızı canlandırdığı filmde tabii ki bir Bulgar rolündedir. 
Soykırımcı Ermenilerden çektiğimiz yetmiyormuş gibi bir de… 
Olsun. Biz, yine de çok severiz Sylvie’yi… 
Meriç Nehri’nden söz eden o hüzünlü şarkıyı yorumlamış olması da katmerleştirir sevgimizi…
Nereden nereye… 
Maritza’dan Sylvie’ye, Sylvie’den şarkısına; oradan Meriç’e, Meriç’ten hayali soykırıma; o soykırımdan da Türklere yapılan gerçek soykırımlara… Sylvie 1
İnsan bir şarkıyı anlatırken bile geçmişin aptallıklarına bulaşmaktan kurtulamıyor. Hele hele bu aptallık, birçok milletin ve yazımızda adları geçen Ermeni, Fransız, Yunan ve Bulgar’ın yaptığı gibi kanla ıslanan cinsten olursa… Toz ıslanınca çamur, çamursa soykırımcının kartviziti oluyor.
Aslında hepimiz barış içinde mutlulukla yaşayabiliriz. Yaşayabiliriz de bunu, şeytana piyon olmakta beis görmeyenlere anlatmak çok zor. Hem yapıp hem de “Ben değil, o yaptı!” yalanıysa insan kılıklı şeytanların rant kapısı…
Bulgar’ın ırmağıdır Maritza, 
Evros’sa komşu kapı Yunan’ın. 
Göz bebeğidir Türklerin, Meriç! 
Adem’in torunları anlasa, bilse bunu 
O topraklarda kavga olur muydu hiç?  

 Günay Tulun
 *bk: Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken ile Fransa
                                          Kralı François I ve sonrasında Henri II dönemleri…
Bu yazının da dâhil olduğu “Bir Şarkı ve Öyküsü” serisi,
YAZARLAR ve OZANLAR GRUBU yazarlarından
Sayın İdil Tulun’un radyo için hazırladığı “Şarkılar ve Öyküleri” ile “Bir Şarkı Bir Öykü” adlı programlardan esinlenerek yapılmıştır.